bölücülük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bölücülük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Temmuz 2011 Pazar

Dünyanın 193. Ülkesi Kuruldu: Sudan Bölündü! / Banu AVAR

BBC’nin haberi böyle… Zevkten dört köşe küresel medya... Sudan, Afrika’nın en stratejik köşelerinden biri, uzun uğraşlar sonucu bölündü. ‘Uluslar arası camia’ denen sırtlan grubu, Hollywood yıldızlarıyla saldırdı, ‘iyi niyet’ elçileri gönderdi, Al Gore gitti geldi, ekonomik tetikçileri her yerdeydi, ABD büyükelçiliği çok çalıştı, içerden hainler örgütlendi, birbirinin gırtlağına sarılacak etnik gruplar belirlendi, Araplar ve Afrikanlar diye sınıflandırıldılar, BM gruplardan birine sahip çıktı ve CIA örtülü operasyonları derken Sudan’dan bir parça koparıldı.

Güney Sudan bağımsızlığını ilan etti, dünya üzerindeki 193'üncü ülke oldu.

BBC, ‘Başkent Juba'da onbinlerce kişinin katıldığı törende Güney Sudan bayrağının göndere çekildiğini’ bildirdi. Yeni ülkenin ilk devlet başkanı Salva Kiir, anayasayı imzalayarak yemin etti.
Ne garip bölünen ülkenin devlet başkanı Ömer El Beşir, Birleşmiş Milletler Genel Başkanı Ban Ki Moon ile kutlama törenlerindeydi(!) 


Törende, "Bağımsızlık Beyannamesi" Güney Sudan Yasama Meclisi sözcüsü Wani Igga tarafından okundu. Sudan bayrağı indirildi. Güney Sudan bayrağı, yeni milli marş eşliğinde göndere çekildi.

Güney Sudan Afrika kıtasındaki 54. ülke oldu. 

Hani Afrika birleşiyordu?!

1963’de başlayan direnişin elebaşlarından ‘Kurtuluş ordusu’ generali Lagu 4 temmuz’da ABD Büyükelçiliğindeki davetteydi! Birkaç gün sonra bağımsızlık ilan edilecek olan yeni ülke için beyanat vermişti.

‘Bugünleri göreceğinize inanıyor muydunuz?’ diye soran gazeteciye, "Bize Tanrı yardım etti" dedi.

Demek onun lügatında ‘Tanrı’ ABD’ydi!

General Lagu ve bölücü örgütün önderlik ettiği savaş sonucu 40 yılda 2 milyona yakın kişi öldü. Ölümden beterini görenler oldu.

Sonunda BM devreye girdi.

Anayasalar değişti.

Referandum yapıldı.


Kan ve gözyaşından bıkan halk yüzde 99 oranında bağımsızlıktan yana oy kullandı.

Sudan BÖLÜNDÜ!

Bu hale gelmesi için yıllardır çalışmalar sürüyordu. Bu çalışmalarda ABD den sonra İsrail’in adını anmak şarttı!

Oded Yinon planı Sudan’da da uygulandı. Bu plan, İsrail’in güvenliği için Ortadoğu ve Arap ülkelerinin bölünüp parçalanmasını şart koşuyordu... İsrail, bu plan dahilinde uzun yıllar önce Sudan’a elini atmıştı.

Mahdi Nazemroaya, Global Research.com’da, 2008’de yazılan bir makaleyi ve yayınlanan bir haritayı hatırlatmıştı:

The Atlantic’de yayınlanan yazının başlığı ‘Irak’dan sonra Ortadoğu nasıl olacak?’tı.

Jeffrey Goldberg. Bu makalenin yazarı. Sudan’ın bölüneceğinden adı gibi emindi. İşte bu da haritası:
Resim
(bu harita Holly Lindem tarafından Goldberg makalesi için çizilmiş!
2008 şubat ayında The Atlantic’de yayınlandı)


Bugün ilan edilen dünyanın 193. ülkesi Güney Sudan haritada yeraldı. İlan edilmesi hayal edilen diğer ‘yeni ülkeler’ de besbelli!

Sudan’ı ikiye bölen Sudan Kurtuluş Örgütü başından beri, ABD ile olduğu kadar İsrail’le de yakın ilişki içinde oldu. Ben Sudan’dayken 2008’de, Darfur ve Güney Sudan’daki bölücü örgütler İsrail’de büro açacaklarını ilan ettiler ve hemen fiiliyata geçtiler. Süreç hızlandı...

Netice mi?

Mahdi Darius Nazemroaya neticeyi geçtiğimiz Ocak ayında Güney Sudan için yapılan ‘referandum’dan sonra özetlemişti:
Bölücü örgüt 1980’den beri, ABD, İngiltere ve İsrail tarafından canla basla desteklendi! Yeni kurulan Güney Sudan devleti, Güney Sudan halkının çıkarlarına hizmet etsin diye değil, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun kontrolü için planlandı.

‘Demokratizasyon’ süreci, Sudan’da etkili olan Çin şirketlerine karşı, İngiliz Amerikan petrol şirketleri çıkarları doğrultusunda yönlendirildi.


Şimdi yeni bir ülkenin vatandaşı olarak güne gözlerini açan Güney Sudan Cumhuriyeti vatandaşları, eski gerilla, yeni hükümet mensuplarının ABD bankalarındaki kabarık hesapları ve yolsuzluk dosyalarının farkına varmaya başladı… Ama artık çok geç!

Onlar kukla Güney Sudan devletinin ‘kukla’ vatandaşları... Özledikleri refah bir yana, kenarından köşesinden kullandıkları petrol ve yeşil alanları da artık İngiliz Amerikan şirketlerinin malı!

25 Mart 2011 Cuma

İt İzi At İzine Karışmıştır.




Sevgili DOSTLAR; herkes şunu bilsin ki artık " it izinin at izine karıştığı" ve üzerimize maksatlı olarak çöken ağır bir sis bulutu gibi etrafımızı saran,gerçekleri ve uzağı görmemizi engelleyen bir bilgi kirliliği ve maksatlı yönlendirmelerle dolu birçok suni gündemlerle yoğun bir biçimde saldırı altında beyinlerimiz!Dünün "takunyalı,çember sakallı,Atatürk ve cumhuriyet düşmanı, eli kanlı ,şeriat çığırtkanlar ı; bugün başımızda "ileri demokrasi ve özgürlük" savunuculuğu yapıyorlar.Bu zor şartlarda belki kişisel konforumuz gayet yerinde ,100 sene öncesine göre gayet iyi şartlarda yaşamımızı devam ettiriyoruz fakat aynı şeyi 100 sene önceki insanların sahip olduğu "Milli Bilinç ve Vatan Sevgisi" konusunda söylemek malsef çok zor. Zaten bizi bu konuma getirenlerin asıl hedefleri de budur: Ruhsuz,Milli değer ve yargılarını kaybetmiş,Tektip,Asosyal,Asiyasal,Sürü psikolojisine haiz ve kesinlikle mutlak güce ve paraya tapan itaatkar nesiller yetiştirmek! Bu bağlamda hedeflerine çok yaklaştıklarını söylemek malesef ki mümkündür.Bu hedefi yüzde yüz gerçekleştirdiklerini düşündükleri an işte bittiğimiz andır ki o an ikinci kademeye geçecekler yani ülkemizi göz göre göre bölüp parçalayıp afiyetle mideye indireceklerdir. Bu iktidar sahipleri bu güce tapanlar bu maşalar onlardır ki Yüce Atatürk Gençliğe Hitabe'sinde bizzat bildirmiştir bunları bize. Hatırlayınız ;


Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi

Ey Türk Gençliği!

Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!



Mustafa Kemal Atatürk
20 Ekim 1927


İşte gördüğünüz gibi tarihin her döneminde her milletin devletin içerisinde meydana gelmiş bu hain potansiyeli ezelden beri işini aralıksız yaptı yapıyor.Bugün bize düşen görev şudur ki : Her ne şartta ve durumda bulunursak bulunalım, bize görsel ve yazılı medya ve yahut bizzat hainlerin işbirlikçilerinin ağzından her ne anlatılırsa anlatılsın,bizim inanacağımız yegane tek yol göstericimiz olan ATATÜRK ve Devrimleri olmalıdır.Ve O'nun eseri ve emaneti olan Türkiye Cumhuriyeti'ni korumak ve yükseltmek tek hedefimiz olmalıdır.
Başta da belirttiğim gibi bu hainler biz Türk gençlerini birlik halinde ve bilinçli hareket ettirmemek için ellerinden gelen herşeyi yaparlar.Bizleri şaşırtmak,hedeften saptırmak,aramıza türlü çeşitli nifak tohumları sokarak bizi birbirimize düşürüp bundan faydalanarak bizi 2-3-5-10 parçaya ayırıp etkisiz kılmak için beynimize binbir türlü ideoloji,fraksiyon,öndercikler,fikir babaları sokmaya çalışıyorlar.Her yeni gün yeni bir kukla çıkartıyorlar piyasaya. Bu kuklalar güya onlara muhalif görünmekle beraber aslında el altından onların kontrolünde ve yine onların hizmetinde çalışıyor. Bunların EN büyük olanı BDP tayfasıdır. Bunlar Kürt kardeşlerimizi bize düşman gösterip,bize onları hedef göstermektedir.Dikkatinizi çekmiştir son dönemde o kadar çok BDP kaynaklı kışkırtma,provokasyonlar yapılıyor ki artık iyice ayyuka çıktı. Bizzat millet vekilleriyle bu provokasyonları düzenleyip o bölgelerdeki "cahil,işsiz,umutsuz" insanların gençlerin kanlarına girip,örgütleyip bu insanlardan azılı Türk düşmanı Cumhuriyet düşmanı yaratıyor sokaklara salıyorlar. Bir CIA üretimi olan apo şerefsizini önlerine koymuşlar onun üzerinden bin türlü bölücü siyaset güdüyorlar.Bunların topunun tek bir çıkış noktası vardır arkadaşlar HAİNLİK! Bunlardan ne Kürt halkına ne de Türk halkına hiçbir fayda kesinlikle ve kesinlikle gelmez gelemez.
Toparlamak gerekirse, Gözlerinizi ve kulaklarınızı iyice açın.Etrafınızda dönen kirli oyunları görün,duyun,bilin ve yine bu HAİN kontenjanındaki kimselerin de herzaman var olduğunu ve olacağını da unutmayın. İyilik ve kötülük herzaman iç içe olmuş kavramlardır. Hepimizin içinde hainler olabilir. Bunların farkına varmak için önerdikleri her ne ise şununla sorgulayın : Türkiye Cumhuriyeti'nin bölünmez bütünlüğüne ve halkımızın her kesiminin faydasına mıdır değil midir? Atatürk ve onun Devrimleri'ni koruyor ve geliştiriyor mu yoksa bunları yok mu ediyor? Bu sorulara alacağınız cevap sizlere hangi yol üzerinde olduğunuzu göstermeye yardım edecektir umuyorum. Sağlıcakla kalın.
-imnotsuperhero-

24 Aralık 2010 Cuma

Çift Dillilik : Genelde sürüngenlerde görülür.



“Kürt Açılımı”, “Demokratik Açılım”, “Birlik ve Kardeşlik Açılımı” derken, Kürt kardeşlerimiz adım adım bağımsızlıklarını ilan etmeye hazırlanıyor. Demokratik Toplum Kongresi (DTK) tarafından 19 Aralık 2010’da Diyarbakır’da “Demokratik Özerklik Çalıştayı” düzenlendi. Amacı neydi, ne gibi sonuçlar doğurdu, üzerinde önemle durulmaya değer konular. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin “üniter” ve “ulusal” devlet yapısını yakından ilgilendiriyor.
DTK, Anayasa Mahkemesi’nce kapatılan Demokratik toplum Partisi nedeniyle milletvekillikleri düşen ve siyasal yasaklı durumuna giren Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk’un eşbaşkanlığını yaptığı bir Kürt hareketidir. AKP tarafından anayasa değişikliği ile siyaset yapma yasakları kaldırılan Türk ve Tuğluk bu hareketi başlatmışlardır. Kuşkusuz, Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) de bu hareketin bileşenidir.
Abdullah Öcalan tarafından ortaya atılan, BDP, DTK ve PKK tarafından sahiplenilen “demokratik özerklik” projesi ilk kez 19-20 Haziran 2010 günlerinde Diyarbakır’da düzenlenen BDP il ve belediye başkanları toplantısında gündeme getirilmiş; şimdi de Çalıştay’da gündem maddesi yapılmıştır. Çalıştay sonunda da “Demokratik Özerk Kürdistan Taslağı” kabul edilmiştir. BDP Eşbaşkanı, tartışılması için benimsendiğini söylese de, bu taslak önce özerk, sonra bağımsız bir devlet yapılanmasının “yol haritası” özelliği taşımaktadır. Nitekim Kürt hareketi ileri gelenlerinin eylem ve söylemleri bu yorumu güçlendirmektedir.
DEMOKRATİK ÖZERKLİK
Taslakta, “Kürt halkının kendi demokratik, özgürlükçü yaşamını meşru biçimde kurmak dışında seçeneği kalmadığı” belirtilmektedir. Bununla açıkça “Kürt halkı artık eski statü altında yaşamak istemiyor” denilmektedir. Yani Kürtler artık Türkiye Cumhuriyeti Devleti çatısı altında, Türk Ulusu kapsamında yaşamak istememekte ve bunu açıkça dile getirmektedir.
Bu söylemin yeni olmadığını görmek için çok yakın geçmişe dönmek gerekir. Kısa bir süre önce, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir’in “Artık silah devri kapandı” sözü Abdullah Öcalan’ı çok kızdırmış ve Öcalan Baydemir’i istifaya çağırmıştır. Çünkü, PKK’nın ve silahlı eylemlerin bitirilmesi Öcalan’ın işine gelmemektedir. Öcalan silahlı gücün yalnız Türkler yönünden değil, Kürtlerin baskılanıp yönlendirilmesi için de varlığını sürdürmesini istemektedir. Nitekim, ılımlı kimliğiyle tanınan Ahmet Türk, Öcalan’ın bu çıkışı üzerine “şahinleşmiş”; “Artık Kürtler birilerinin isteğiyle yönetilmek istemiyor; kendi kendini yönetmek istiyor” deyivermiştir.
Bu yönelişe bağlı olarak, taslakta önce Kürt sorununun çözümü için en önemli projenin “demokratik özerklik” olduğu vurgulanmış, sonra da, “Hedefimiz, Demokratik Özerk Kürdistan’ın inşasıdır” denilmiştir. Bu inşanın nasıl gerçekleştirileceğine de taslakta yer verilmiş; Kürtlerin “siyasal, hukuksal, sosyal, ekonomik, kültürel, öz savunma, ekolojik ve diplomatik” boyutlarda örgütlenmesi gerektiği belirtilmiştir.
Demokratik özerk Kürdistan için öngörülen öğeler tek tek incelendiğinde, bir devlet oluşumuna hazırlık yapıldığı hemen anlaşılacaktır. Nitekim, taslakta, “Demokratik özerk Kürdistan kendisini temsil eden özgün bayrak ve sembollere sahiptir” denilerek, ayrı devletin bayrağı ve sembolleri de unutulmamıştır.
Bununla da kalınmamış, “Yeni demokratik özerklik hukuku Türkiye Cumhuriyeti anayasasında ve Avrupa Birliği hukuku tarafından tanınarak yasallığı sağlanmalıdır” ifadesine yer verilerek, sonradan devlete dönüşebilecek nasıl bir bağımsız bölge yaratılmaya çalışıldığı ortaya konulmuştur.
Bunu pekiştiren şu vurgunun da gözden kaçırılmaması gerekir: “Demokratik Özerk Kürdistan Toplum Kongresi, Demokratik Türkiye Cumhuriyeti Parlamentosu’na kendi temsilcilerini göndererek ‘ortak vatan’ politikasına dahil olur.” Bu ifade, TBMM’ne o bölgeden milletvekili seçilemeyeceğini, bölge yönetiminin TBMM’nde temsilci, başka bir deyişle delege yöntemiyle temsil edileceğini açık biçimde anlatmaktadır. Böylece, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi ve ulusuyla bir bütün olmaktan çıkacak, “Türk-Kürt ortak vatanına” dönüşecektir. Üstelik bu ortaklıkta, Türk Devleti’nin adı da “Demokratik Türkiye Cumhuriyeti” olarak değiştirilmektedir.
Çalıştayda kabul edilen taslağın buraya kadar anlattığımız bölümüne göre Kürtler, ayrı bayrağı, ayrı meclisi, ayrı mali sistemi, ayrı güvenlik güçleri olan bir yapılanma içine girmek istemektedirler. Bunun adı bölücülük değilse, nedir?
Gerçi taslakta, bunca istekten sonra, demokratik özerkliği “sınırların değişmesi için değil, sınırların içinde halkların kardeşliğinin ve birliğinin pekişmesi için istenildiği” ifade edilmektedir. Ancak yukarıda sıralanan istekler, bunun gideceği yerin bağımsız bir devlet olduğunu apaçık ortaya koymaktadır. Demek ki, “biz yalnızca bölgesel özerklik istiyoruz” söylemi, gelecek güvencesi vermeyen, boş bir söylemden ibarettir.
Üstelik, niyet, bir başka söylemde daha da netleşmekte, Türkiye Cumhuriyeti “işgalci” olarak tanımlanmakta ve şöyle denilmektedir: “Öz savunma örgütlü topluma dayanır. Varlığını korumanın olmazsa olmazıdır. Kürtler işgalci ve istilacı güçlerin saldırısından, günümüze kadar her türlü işgal ve saldırılara karşı varlığını korumak için öz savunma içinde olmuşlardır.”
Bununla da yetinilmeyerek, Kürtler işgalcilere karşı direnişe çağrılmaktadır. Şimdi şu satırlara bakalım: “Şehir, kasaba, mahalle ve köylerde yaşayan tüm halklar, faşist, gerici ve soykırımcı saldırılara karşı bilinçli ve duyarlı olmalı, toplumsal direnişi ifade etmelidir.”

Çift Dillilik : Genelde sürüngenlerde görülür.


KÜRTÇE EĞİTİM
Toplumsal direnişin ilk örneğini BDP’li milletvekilleri vermiş, Kürtçe eğitim konusunda “Anayasa ve yasaların değişmesini beklemeyeceklerini” belirterek, “bunun adı başkaldırmaysa, evet başkaldırıyoruz” diyerek, TBMM’nde Kürtçe konuşarak, yani söylem ve eylemleriyle tüm etnik soydaşlarına yol gösterici olmuşlardır.
Başkaldırı sahiplerince, Kürtçenin kamusal alandaki kullanımının önündeki engellerin kaldırılması ve anaokulundan üniversiteye kadar “eğitim dili” olması istenilmektedir. Taslakta da, “Resmi dilin Türkçe ve Kürtçe olması, bunun anayasa tarafından güvenceye bağlanması ve bölgede hizmet dilinin Kürtçe olması” öngörülmüştür.
Bölgede eğitim ve hizmet dilinin Kürtçe olmasını istemek, bir yandan yörede yaşayan Türkleri yok saymak, öte yandan da anayasal düzene karşı çıkmaktır.
Dil, bir ulusu ulus yapan en önemli öğedir. Bunun bilincinde olan Yüce Önder, birçok konuşmasında bu konuya yer vermiş ve dilin geliştirilmesini sağlamak için Türk Dil Kurumu’nu kurmuştur. Bu öneme koşut olarak anayasamızda da, Türkçe’ye gerekli özenin gösterildiği görülmektedir. Anayasa’nın değiştirilemez nitelikteki 3. maddesinde, “Türkiye Devletinin dili Türkçedir” kuralına yer verilmiştir. Bunu anlamlandırıp tamamlayan 42. maddede de, “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez” denilmektedir.
BDP ve DTK, değiştirilemez nitelikteki bu anayasal kurallara karşın dil konusundaki ısrarlarını, yani başkaldırılarını sürdürmektedirler.
SUSKUNLUK
Ülkenin bölünmesi amacıyla yürütülen bunca harekete karşısında, Hükümetin, iktidarı ve muhalefetiyle siyasal partilerin, demokratik kitle örgütlerinin, üniversitelerin, medyanın, kısaca Türkiye’nin ayağa kalkması gerekirken, MHP ve bir iki yayın organı dışında güçlü bir ses duyulmaması hüzün vericidir.
Kuşkusuz bu durumda asıl görev, Devleti ve Devlet gücünü elinde bulunduran Hükümete düşmektedir. Daha önce, Atatürkçü Cumhuriyeti daha İslami bir yapıya dönüştürebilmek için orduyu, yargıyı, üniversiteleri, medyayı susturup sindiren siyasal iktidarın Kürt hareketi karşısında eylemsiz kalması, yalnızca söylemlerle yetinmesi çok anlamlıdır.
TBMM Başkanı; “TBMM’nden başka kongre ve meclis tanımıyoruz”, “Bu sevda peşinde koşan arkadaşlarımız sonuçlarına katlanmak zorunda kalırlar”, “Parlamento’da Kürtçe konuşmak Anayasa ve Siyasi Partiler Yasası’na aykırıdır. Parti kapatmaya neden olabilir” dedikten sonra, Hükümeti değil, savcıları göreve çağırmaktadır.
Bir Başbakan Yardımcısı ise, “İki dille ilgili hepimiz açıklama yaptık. Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az” diyerek konuyu sözle geçiştirmeye çalışmaktadır.
Oysa iktidarda bulunanlar söz değil, eylem üretmelidirler. Devletin tüm güçlerini, hatta yargıyı bile ellerinde bulunduranların, ülke bölünmenin eşiğine gelmişken, hiçbir şey yapmadan beklemeleri, konuyu bölücülerin “anlayışına” bırakmaları uygun görülebilir mi?
Peki, siyasal iktidar acaba neden suskun kalmaktadır? Bize göre bunun üç nedeni var: (ı) AKP’nin kuruluşunda ve iktidara getirilişinde rol oynayan, BOP projesinin mimarı dış dinamikler, Kürtlerin isteklerini desteklemekte ve bunun için BOP eşbaşkanlığına baskı yapmaktadır. Daha önce verilen sözler ve yapılan anlaşmalar, isteklerle uyum içindedir. (ıı) 2011 genel seçimlerinden sonra yapılacak yeni anayasada, isteklerin en azından bir kısmının karşılanması düşünülmektedir. (ııı) 6 ay sonra genel seçimler yapılacaktır. İktidarı ve muhalefeti bölge halkından oy almayı planlamaktadır. Kürtler de bu nedenleri iyi bildiklerinden kozlarını çok iyi oynamaktadırlar.
Tüm bunların yanında, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın ve Cumhuriyet savcılarının suskunluğunu anlamak da olanaksızdır. Çünkü, bölücülük karşısında işlem yapmamak, en az bölücülük kadar anayasayı ihlal etmek anlamına gelmektedir. Gerçekten Anayasa’nın başlangıcı ile 3, 5, 123, 126 ve 127. maddelerine göre;
- Türkiye Devleti, ülkesi ve ulusuyla bölünmez bir bütündür.
- Dili Türkçedir; bayrağı, beyaz ay yıldızlı al bayraktır; ulusal marşı “İstiklal Marşı”dır; başkenti Ankara’dır.
- Üniter, ulusal ve laik siyasal sisteme sahiptir. Bu bağlamda;
• Esas olan merkezi yönetimdir.
• İdare, kuruluş ve görevleriyle bir bütündür. İdarenin kuruluş ve görevleri, merkezden yönetim ve yerinden yönetim esasına dayanır
• İllerin idaresinde “yetki genişliği” esas alınır.
• Yerel yönetimlerin kuruluş ve görevleri ile yetkileri “yerinden yönetim” ilkesine uygun olarak düzenlenir.
İşte yukarıda belirtilen istekler bu kural ve ilkelerle bağdaşmamaktadır. Sırası gelmişken yerel yönetimlere daha fazla yetki verilmesi, merkezi yapıdan adem-i merkeziyetçiliğe geçilmesi gibi önerilerin de anayasal kurallar karşısında geçerliliği yoktur. Nitekim AKP iktidarı bu yolu “Kamu Yönetiminin Temel Esasları” yasasıyla denemiş; 10. Cumhurbaşkanı’nın anayasal gerekçelerle geri çevirmesi üzerine bu yasadan vazgeçmek zorunda kalmıştır. Üstelik “Anayasa’yı değiştirerek bu sorunu çözeriz” de denilemez. Çünkü bu kuralların temeli 3. maddede yer almaktadır ve bu madde değiştirilemez niteliktedir.
İşte bu anayasal kurallar, iktidarı ve muhalefetiyle tüm siyasal partilere, yasama, yürütme ve yargısıyla Devlet’in tüm temel organlarına, kamu kurum ve kuruluşlarına, üniversitelere, medyaya ve tüm demokratik kitle örgütlerine görev ve sorumluluk yüklemektedir.
Ne yazık ki, sorumluluğunun gereğini yapanlar da, siyasal iktidarın eleştirilerine hedef olmaktadırlar. Örneğin, Türk Silahlı Kuvvetleri’nce önce, “İmralı’yla devlet adına asker-sivil bir heyetin görüştüğü” söylenince, “Biz bu görüşmede bulunmadık” açıklaması yapılmıştır. Sonra da, “Kürt açılımı”nda yaşanan gelişmeler üzerine bir açıklama daha yapılmış ve “Son günlerde dilimiz üzerinde kamuoyunun gündeminde yer alan bir takım tartışmaların, Cumhuriyetimizin temel kuruluş felsefesini kökten değiştirecek bir noktaya doğru hızla götürülmeye çalışıldığı endişeyle izlenmektedir. TSK, üniter devlet, ulus devlet ve laik devletten yana taraftır” denilmiştir. Bu açıklamalar, Hükümet üyeleri tarafından, ordu “kendi işine baksın”; BDP milletvekilleri tarafından da “ayar verme çabaları komik görünüyor” eleştirilerini almıştır.
Galiba geçmişte en doğru sözü Süleyman Demirel söyledi: “Devlet, şantajın önünde eğilirse Türkiye birliğini tutamayız.”
Türkiye Cumhuriyeti kurulalı beri gericilik ve bölücülük tehlikesinden hiç kurtulmamıştır. Kurtulacağa da benzememektedir. Bu iki kesim tarih boyunca işbirliği içinde olmuştur. Hemen bütün kalkışmaları da birlikte gerçekleştirmişlerdir. Bugün de işbirliği içinde hareket etmektedirler. Ama şu ara, “Kürt açılımı” maskesi altında yaşananlar, Cumhuriyeti İslami yapıya büründürme çabalarını geçici de olsa gündemden düşürmüş gibi görünmektedir.
Irak’tan ABD muharip gücü çekilirken, kurdurulan Kuzey Irak Kürt Devleti’ni güvenceye almak için, bu kez Türkiye’de bir oyun yeniden sahneye konulmaktadır.
(Cumhuriyet, 21.12.2010; Cüneyt Arcayürek, Cumhuriyet, 21-23.12.2010; Vural Savaş, Sözcü, 21.12.2010; Emin Çölaşan, Sözcü, 21.12.2010; Mehmet Ali Güller, Odatv.com, 21.12.2010)

Bülent Serim
Odatv.com