abd etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
abd etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Nisan 2013 Pazartesi

Menderes neden idam edildi?





Menderes neden idam edildi?
Adnan Menderes İmralı Adası'nda 17 Eylül 1961'de sağlık muayenesini yapan doktor heyetinden sağlam raporu alındıktan sonra öğlen 13:21'de idam edildi.

Adnan Menderes neyle suçlanmıştı?
1- Örtülü ödenek paralarını zimmetine geçirmek,
2- 6-7 Eylül Olayları'na önceden haberi olduğu halde müdahale etmemek,
3- Kanuna aykırı olarak üniversite basmak ve halka ateş açtırtmak,
4- Bazı muhalefet milletvekillerinin ve muhalefet liderinin seyahat özgürlüğünü kısıtlamak,
5- Devlet radyosunu siyasi çıkarları için kullanmak,
6- Halkı Demokrat İzmir gazetesinin matbaasını tahrip etmeye teşvik etmek
7- Kırşehir'i haksız olarak ilçe yapmak,
8- Yargı bağımsızlığının ihlal etmek,
9- Tahkikat Komisyonu'nun kurulup olağanüstü yetkilerle donatmak,
10- CHP'nin mallarına "haksız" yere el koydurmak, gibi nedenlerle.

Bu suçlar size de biryerlerden tanıdık gelmedi mi?
Peki bunlar idam cezası için yeterli mi?

Bence hiçbir suçun cezası idam olamaz, idama tamamen karşıyım. Fakat Menderes de idama karşı mıydı?
Elbette değil, 1951-1960 yılları arasında Menderes 43 kişinin idam kararına imza attı ve hepsi idam edildi. İdamların en dramatik olanı ise, 14 Nisan 1955'te casusluk suçundan idam edilen Hayati Karaşahin'di. İnfazı, Ankara Samanpazarı'nda halka açık olarak yapıldı.

Suçu neydi?
Rusya için casusluk yapmak.

Menderes'in başka suçları yok muydu?
Aslında Menderes'in suçları mahkemelerde gündeme gelmeyenlerdi.
ABD'nin tepkisinden çekinen Gürsel hükümeti aşağıdakileri hiç gündeme getirmedi.
1- 1951 yılında Menderes hükümeti Kore Savaşı'na Amerika için asker gönderdi.
Amerikan çıkarları için bine yakın vatan evladı Kore'de yaşamını yitirdi, binlercesi yaralandı.
2- 1952'de NATO'nun isteği üzerine komünizme karşı gayri-nizamı harp yapacak Seferberlik Tetkik Kurulu, daha sonraki adıyla Özel Harp Dairesi kurdu.
3- 1954 yılında Yabancılara petrol arama ve çıkarma izni verildi.
4- Tek parti döneminde kurulan bazı traktör ve basma fabrikaları Menderes döneminde özelleştirildi veya ekonomik olmadıkları için kapatıldı. Nuri Demirağ tarafından kurulduktan sonra İsmet İnönü tarafından devletleştirme kapsamına alınan uçak ve uçak motoru fabrikaları, Eskişehir tank fabrikası ve Kırıkkale silah fabrikası Menderes döneminde NATO standartlarına uymadıkları gerekçisiyle kapattı.
5- Cezayir kurtuluş savaşı sırasında Fransa'yı destekledi.
6- 1954-1958 yılları arasında 238 gazeteci iktidara karşı yazılar yazmak suçundan mahkûm ettirdi.
7- "Tahkikat Komisyonu"nu kurdu. 15 DP milletvekilinden oluşan komisyon hem suçlama hem de yargılama hakkına sahipti. Komisyon 5 kişiden fazla yan yana yürümeyi bile yasakladı.
8- İsmet İnönü'ye 12 oturum meclisten men cezası verildi.
9- Turan Emeksiz hükümete karşı İstanbul Üniversitesi'nde düzenlenen bir protesto mitinginde polisin açtığı ateş sonucu öldü. Hüseyin Onur ise sol bacağı kesilerek kurtarıldı.
10- Hukuk'un üstünlüğünü savunan Yargıtay Başkanı Bedri Köker, Yargıtay Başsavcısı Rifat Alabay, Yargıtay 2. Başkanlarından Haydar Yücekök, Yargıtay Üyeleri Melahat Ruacan, Kamil Çoşkunoğlu, Faik Uras ve İlhan Dizdaroğlu “görülen lüzum”üzerine emekliye sevkedildi.

ALINTIDIR

20 Mart 2013 Çarşamba

Malatyalı Orospu Kezban...




KADIN-ERKEK BÜTÜN VESİKASIZ OROSPULARIMIZA İTHAF OLUNUR...!!!






Malatyalı Orospu Kezban...

...

Bu hikâye Malatya’da geçer. Bu, bir tercüman eşliğinde eğlenmek için geneleve gelen iki Amerikalı coni ile genelevde çalışan Kezban’ın hikayesidir..!!!


Ah Kezban ah, eli öpülesi Kezban ..!!! Belki de şimdi yaşamıyorsun. Keşke yaşasaydın da görseydin, gerçek orospunun kim olduğunu.. !!!


Menderes’in Türkiye’yi ‘küçük Amerika’ yapmaya çalıştığı günlerde, yani 1955-1960′lı yıllarda yaşanmış gerçek bir hayat hikâyesidir…


Malatya’nın en canlı sokaklarından biri de, genelev sokağıdır…


Gündüz Cumhuriyet Bayramı kutlanmıştı.. Gece saat 12′ye yaklaştığı sırada içeriye ağızlarında pipo, Sarı saçlı, uzun boylu iki kişi ile beraber şık giyinmiş şişman bir adam girdi. Bu iki yabancı, ‘uzman’ sıfatıyla bir dost memleketten getirilmişlerdi… Bir yıldır yakındaki 15.000 nüfuslu bir Anadolu kasabasındaydılar.


Kaymakam kasabada böyle bir şey olamayacağını, arzu ederlerse falanca yerdeki ‘Türk pavyon’una gitmelerini tavsiye etmişti… Bunun üzerine iki genç, tercümanlarını da yanlarına alarak önce Malatya’ya, sonra da faytoncunun rehberliğinde buraya gelmişlerdi…


Yani Malatya genelevi’ne..!!!


İlk dakikalarda yadırgadıkları bu yer, git gide hoşlarına gitmişti. Akşamdan beri 25 müşteri savmış olan Kezban, gramofona oynak bir plâk koymuş, kırmızı mayosunun içinde dönüp duruyordu… Yabancılar Kezban’ı seyretmeye başladılar. Sonunda Kezban’ı işaret ederek, tercümanlarına bir şeyler dediler…


Tercüman çaça kadın’a :


- Mösyöler bayanı istiyor..!!!


Tercümanı duyan Kezban adamlara şöyle bir baktı… Sonra :


- Müthiş yorgunum anne. Mazur görsünler..!!!


Cevap tercüme edilince, yabancılardan uzun boylusu sertleşen sesi ile :


- Ne demek..?!!!


- Böyle yerlerde müşteri reddedilmez ..!!! diye diklendi…


Kezban hiddetlenerek :


- Yorgunum efendim..!!!.. Lâftan anlamaz mısınız siz..?!!!


Tercüman :


- Bu mösyölerin kim olduğunu bilmiyorsun galiba ..?!!! Hem bir orospu müşterisinin arzusunu yerine getirmeye mecburdur..!!!


Kezban :


- Ben orospuyum..!!! Ama bu mösyöler kim olursa olsunlar, arzularını yerine getirmeyeceğim..!!!


Diğer kadınlar şaşkın şaşkın ona bakmaktaydılar… Kezban’ı o güne kadar hep para canlısı olarak düşünmüşlerdi..!!!


Tercüman yediği hakareti hazmedememişti :


- Senin gibilerinin hakkından polis gelir..!!!


- Buyrun efendim, polis iki adımlık yerde..!!!


Şişman tercüman hışımla dışarı çıktı. Biraz sonra yaşlıca bir polisle içeri girdi… Ecnebilere karşı daima nazik olmayı, onlara kolaylık göstermeyi vazifesinin mühim bir düsturu sayan polis, Kezban’a :


- Mösyöler seni çiftetelli oynarken bulmuşlar… Demek ki yorgunluk bahane… Şu halde sebep ne Kezban..?!!!


- Sadece istemiyorum..!!!


- Fakat vazifeni unutuyorsun. Sonra senin için fena olur..!!!


Genelevin dilberi Kezban, âdeta deliye döndü :


- Bana hiç bir şey olmaz, polis bey..!!! Ben gavurlara orospuluk yapmam polis bey ..! Beni nihayet buradan başka bir yere sürebilirsiniz…! Fakat sürüleceğim yer gene Türk ili değil mi ..?!!!


Herkes susuyor, iki yabancı alık alık bakıyordu… Kezban ise yumruklarını sallayarak söyleniyordu :


- Ben gavur orospusu değilim, polis bey..!


- Ben Türk orospusuyum..!!!


Diğer kadınlar başlarını önlerine eğmişlerdi… Yaşlı polis ise gözlerindeki ıslaklığı göstermemek için, ağır ağır bahçeye çıkarken Kezban hâlâ bağırıyordu :


- Ben gavurun altına yatmam, polis bey..!


- Ben Türklerin orospusuyum..!


- Gâvurun değil..!


Bu anlatılanlar, kaderin sillesini yemiş vesikalı Kezban’ın ; cılız öpülesi elleriyle ; ülkemizi işgal eden gâvurlara attığı yaman tokadın hikâyesidir… İşte böyleee … Bir kaç dolar kazanabilmek için, yabancıların önünde eğilen bütün politikacılarımıza…


İş adamlarımıza…


Bürokratlarımıza…


Medya mensuplarına…


Ve “keşke İngilizlerin idaresinde olsaydık ” diyebilen o çok namuslu ( !!! ) Hanım kızlarımıza…


Velhâsıl, kadın – erkek bütün vesikasız orospularımıza ithaf olunur ..!!!


Ve o şişman tercümanın adı neydi biliyor musunuz.. ?!!!


TURGUT ÖZAL ..!!!

--------------------------------

Doç. Dr. Mehmet KAYA

Ondokuz Mayıs Üniversitesi

Veteriner Fakültesi Fizyoloji Ana Bilim Dalı

28 Mart 2012 Çarşamba

Suriye'ye Askeri Müdahale Türkiye İçin İntihar Olur


   ABD’li yazar ve tarihçi Griffin Tarpley Press TV ile yaptığı özel röportajda, Türkiye’nin İslami ve laik iki parti arasında bölündüğünü ancak Türkiye’nin aynı zamanda yüzde 25 olan bir Kürt nüfusa sahip olduğunu belirterek, eğer NATO Suriye’ye saldırırsa Kürtler'in isyan çıkaracağı ve isyanın Türkiye’ye yayılacağı ve Türkiye’nin isyancıların hedefi haline gelebileceği iddiasında bulundu.

Bazı eleştirmenlerin, ABD’nin işgalinden sonra Irak Kürdistan bölgesinin özerkliği ve şuan Suriye’de olanlarla arasında paralellikler olduğunu söylediğine dikkat çekilerek, “Bunun, bölgede ABD yanlısı bir Kürt devleti desteklemek amacıyla Batı’nın planının ikinci adımı olabileceğini söyleyebilir misiniz?” sorusuna yönelik Tarpley, eğer Kuzey Irak ve Kuzey Suriye’de Kürt varlığı varsa daha sonra da Türkiye’deki Kürtlerin çekim kutbu olacağını dile getirdi.

 
-“ABD, TÜRKİYE VE SURİYE’Yİ KARŞI KARŞIYA GETİRİYOR”-

Griffin Tarpley, Suriye yönetiminin ayaklanmayı temelde bastırdığını ve bunun ABD için yenilgi anlamına geldiğini iddia ederek, Obama yönetiminin bu yenilgiyi gidermek için Türkiye ve Suriye’yi karşı karşıya getirdiğini öne sürdü.

Tarpley ayrıca, Suriye Ulusal Konseyi güçleri, gözlemciler ve Özgür Suriye Ordusu’nun dünyada bir histeri yaratmaya çalışmak için, öldürülen kişi sayısını şişirecekleri ve bunun Türkler'i harekete geçireceği yorumunu yaparak şöyle devam etti:

“Bu Türkiye için ulusal bir intihardır. Atatürk bunu biliyordu. Kürt-Türk liderler Atatürk’ü küçümsüyor. Eğer onun bilgeliğini takip etselerdi bu durumda olmayacaklardı ve geri adım atmaları gerekiyor.”


habererk

MHP’Yİ DIŞ GÜÇLER Mİ YÖNETİYOR?




Bu konuda söylenecek her sözün zülf ü yare dokunma ihtimali olduğu için ülkücü kalem erbabı böyle bir riske giremez. Ama tartışmayı “AKP’yi dış güçler mi yönetiyor?” eksenine taşırsak herkes bülbül kesilir, hatta bu konuda, bir haftada bin sayfalık kitap bile yazabilirler...

Bin sayfalık kitabı bir haftada yazacak kalemşörlere “Peki, seçmenin yüzde elli oyunu almış, Cumhuriyet tarihinin en karizmatik başbakanına sahip AKP’yi kontrol edebilen dış güçler muhalefeti boş mu bırakır?.. AKP’nin üstün başarısında(!) muhalefetin de katkısının olması burnunuza yanık kokusu getirmiyor mu?” sorusunu sorsak “hık, mık” sesleri çıkartarak yan çizerler... 

İşte bunun içindir ki Cemil Meriç “Aydın kendi beyniyle düşünebilen, kendi gönlü ile hissedebilen” insandır diyor.

Ülkücü kalem erbabı için de bu konular mayın tarlasıdır...İşte bu bakımdan, eleştiri geleneği olmayan her hareket gibi Ülkücü Hareket de manüplasyonlara karşı dayanıksız ve korumasızdır.

Benim burnuma yanık kokularının geldiği konu sadece “AKP’nin başarısında CHP ve MHP muhalefetinin dış güçlerce kurgulanmış siyasetleri” değildir. Bunları aşağıda bir bir sıralayacağım... 

Bu konuda “somut deliller” talebini de safdillik olarak görüyorum... “Rüşvetin belgesi olmaz”sözünün zirve yaptığı bir ülkede küresel güçlerin manüplasyonlarında belge istemek çok komik geliyor bana!.. Rüşvetçi, kıytırık devlet memurları bile karda yürüyüp izini belli etmezken CIA Türkiye Masası, bizlere sunulmak için imzalı mühürlü belgeler mi bırakacaklar? 

Şimdi gelelim burnumuza gelen yanık kokularına:

Yanık Kokusu 1. 

Tarih 11 Ocak 2000... Yer Osmaniye... MHP Genel Başkanı yaptığı basın açıklamasında “MHP ilkeleri olan bir partidir. Kimse yarın bizi ilkelerimize aykırı karar almaya zorlayamaz”sözleriyle sert bir çıkış yapıyor.

Tarih 12 Ocak 2000... Yer Başbakanlık... Apo ile ilgili liderler zirvesi başlıyor... Zirve tam 7,5 saat sürüyor... Sadece 26 saat önce “MHP ilkeleri olan bir partidir. Kimse yarın bizi ilkelerimize aykırı kararlar almaya zorlayamaz” diyen Sayın Bahçeli’ye Osmaniye’de tükürdükleri bir bir yalatılıyor...

Neden?..

“Bahçeli korkaktır, basiretsizdir” vb sözler bizi gerçeklerden uzaklaştırır...

Sayın Bahçeli 12 Ocak 2000’de küresel güçlerin manüplasyonuna mı uğradı? Bahçeli’yi pes ettiren manüplasyon neydi?

Bu sorularla burnuna yanık kokusu gelmeyen ya nezle olmuştur ya da düşünme melekesini kaybetmiştir.

Yanık Kokusu 2.

Tarih 8 Temmuz 2002... Yer Kocayayla... Bahçeli 3 Kasım’da erken seçim kararını ilan ediyor...

a) Tesadüfe bakın ki bu tarihten sadece 11 ay önce Amerika’dan kursunu görüp Türkiye’ye dönen Tayyip Erdoğan AKP’yi kurup hızla teşkilatlanmasını tamamlıyor. Lacivert takımları ile Erdoğan Başbakanlığa hazır bir edada beklemede... Tesadüfe bakın ki ülkede IMF kaynaklı yapay bir krizle ekonomi felç durumunda... Yine tesadüfe bakın ki AB’den gelen ev ödevleri ile AKP’nin son 10 yıldaki uygulamalarının yasal dayanaklarını 57. Koalisyon tamamlayıp bitirmiş. İşi biten kağıt mendil gibi 57. Koalisyonun ortaklarının çöpe atılma zamanı geldi, çünkü “ABD’nin yeni prensi” yarış atı gibi yerinde sabırsızca eşiniyor...

Ülke yönetiminin AKP’ye teslim edilmesi için birilerinin düğmeye basması gerekli... Tesadüfe bakın ki erken seçim düğmesine MHP Genel Başkanı basıyor...

b) Tesadüfe bakın ki Bahçeli’nin erken seçim kararını paylaştığı tek kişi var MHP de: Oktay Vural... Tesadüfe bakın ki Oktay Vural ülkücü kökenli değil... Üniversite yıllarında lakabı “Kız Oktay”, iyi twistçi... Memuriyet yıllarında sadık bir ANAP bürokratı...Sonradan da devşirme MHP’li... Tesadüfe bakın ki Bahçeli’nin erken seçim kararını açıkladığı 8 Temmuz’dan bir ay önce Oktay Vural’ın bir haftalık Amerika seyahati var.
 
c) Tesadüfe bakın ki MHP Teşkilat Başkanı Şefkat Çetin ve Gurup Başkan Vekili Koray Aydın başta olmak üzere bütün MHP yönetimi erken seçim kararını bizler gibi televizyon ekranlarından öğreniyor. Bu kadar hayati öneme haiz bir karar neden Başkanlık Divanında tartışılmıyor?.. MHP’yi bir devlet kabul edersek Şefkat Çetin’de o devletin Genel Kurmay Başkanıdır... Hangi padişah ordu komutanına“Ordumuz savaşa hazır mı?” diye sormadan başka bir devlete savaş ilan edebilir?..

d) Sayın Bahçeli erken seçim sırrını neden Şefkat Çetin ve Koray Aydın gibi kökten sürme ülkücülerle paylaşmıyor da hayatının hiçbir döneminde ülkücü olmamış Oktay Vural’la paylaşıyor?.. Yoksa erken seçim talimatını Pentagon’dan Bahçeli’ye getiren kişi Oktay Vural olmaya?..Vural’ın ABD seyahati ile erken seçim kararı arasında bir ilişki olmaya?..

e) Bahçeli’nin ülke yönetimini AKP’ye altın tepsiyle sunmasını “siyasi öngörüsüzlük”le geçiştirmek aşırı safdillik olmaz mı? Bu işin içinde küresel güçlerin senaryosunu yok saymak Ağrı Dağı’nın zirvesinde kar’ın varlığını yok saymakla eşdeğerdir.

3 Kasım seçimleri ile AKP iktidarını Türkiye’nin başına bela eden Bahçeli’nin 8 Temmuz 2002 kararının ardındaki şüpheler dağılmadan hiçkimse “MHP bizim siyasi organizasyonumuzdur” dememelidir.

Yanık Kokusu 3.

Haziran 2011 seçimleri öncesinde MHP kaset skandalları ile çalkalanıyor...Bahçeli 15 kişilik Başkanlık Divanı’ndan dokuzunu feda etmek zorunda kalıyor... MHP Genel Başkanı bu işin hesabını sormaktan, hukuk savaşından bahsediyor... Kasetçiler de hukuk savaşı çığlıkları atıyor... Ve aradan geçen zamanda ne Bahçeli hukuk savaşı başlatıyor, ne de kasetçiler...

a) Acaba Bahçeli ne ile susturuldu?.. Suskunluk olsa hadi idare ederiz... Sayın Bahçeli “AKP parçalanırsa ülke koasa gider” diyor... Bahçeli bu demeci ile küresel güçlerin “hizaya giiiiiirrrr!”emrinin gereğini mi yapıyor?...
 
İşin içinde başka iş mi var?

b) MHP teşkilatları 25-30 delege ile ilçe kongresi yapar hale düşmüşler... Ülkücüler kan ağlıyor, “bitti bu iş” umutsuzluğu kanser gibi ülkücü bünyeyi sarmış ama Sayın Bahçeli hiç oralı bile değil... Hatta“Gidin başımdan, dağılın kardeşim, benim vazifem MHP’yi ufalayıp MHP ruhunu yok etmek”der gibi sanki...Ben şahsım adına Bahçeli’nin bu kadar ruhsuz ve siyasi hırsla MHP’yi kötürüm ettiğne inanmıyorum...

İşin içinde başka iş mi var?

c) Ülkü Ocaklarının içi boşaltılarak ülküsüzleştirilmiş... Ülkü Ocakları tasfiye sürecinin son dönemecinde... Türk Milletinin milli dinamiği olan ocaklarımızda milli meselelerde zerrece tepki yok... “Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini” Ülkü Ocakları sadece seyrediyor, eskiden balkondan seyrederdik şimdilerde balkona bile çıkamıyoruz... İşte bunun adı tasfiye... Bahçeli Ülkü Ocakları’nı isteyerek mi tasfiye ediyor?.. 

İşin içinde başka iş mi var?

Şüphelerimin hepsini yazmaya kalkarsam bin sayfa da ben yazarım.

Evet işin içinde başka iş var...

Başka iş”in ipuçlarını Deniz Baykal ve MHP Kasetlerinde bulamayanlar “düşünüyorum” demesinler.
 
Sayın Bahçeli şantaj altındadır... 
 
11 Ocak 2000, 8 Temmuz 2002 tarihlerindeki kararlar da şantajla aldırılan kararlar olamaz mı?...

Ülkücüler, “somut delil” kolaycılığa kaçmayıp muhakeme zinciri kurmayı deneseler daha isabetli bir yol seçmiş olacaklardır.

SON SÖZ:

Şüphe insan beyninin en konsantre eylemidir. Teknolojik gelişmelerin, buluşların temelinde bilimsel şüphe yatar. Sadece fen ilimleri değil sosyal ilimler de gelişmesini şüpheye borçludur. Büyük Fransız düşünürü Rene Descartes, “Kesin olan bir şey var. Bir şeyin doğruluğundan şüphe etmek. Şüphe etmek düşünmektir. Düşünmekse var olmaktır. Öyleyse var olduğum şüphesizdir. Düşünüyorum, o halde varım.” sözleriyle şüphenin önemini vurguluyor.

27 Mart 2012 Salı

Yeni Başlayanlar İçin 10 Soruda Emperyalizmi Anlama Kılavuzu


Atatürk Kimdir?

Türk Milletinin Ulu Önderi,Kurtuluş Savaşı'nın Başkumandanı Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu veTürk Devrimlerinin dahi yaratıcısıdır.

Atatürk ne yapmıştır?

Emperyalist devletlerin parçalayıp yutmaya çalıştığı "Hasta Adam" Osmanlının küllerinden yepyeni bir devlet kurmayı başarmıştır.Ve bu devleti çeşitli devrimlerle kısa zamanda inanılmaz bir seviyeye getirerek tüm dünyanın takdirini ve saygınlığını kazandırmış,sömürülen birçok millete örnek teşkil etmiştir.Emperyalizme karşı tarihteki en büyük zaferi kazanmıştır.Öyle bir zafer ki emperyalist devletlerin liderleri dahi kendisine şapka çıkarmış,yüksek karakteri dehası ve vatanseverliği karşısında saygıyla eğilmek zorunda kalmışlardır.

Emperyalist Devlet nedir?

Emperyalist devlet, hakim devlettir,silah zoruyla veya kültürel yozlaşmayla,içten çökertme yoluyla işgal eder,sömürür,kendi  ideolojisini dikte eder,yerel kültürü asimile eder,yokeder.Bugün emperyalizmin en büyük silahı Televizyon ve Medyadır.


Hangi Emperyalist Devletler?

İngiltere,Fransa,İtalya ve bugün ABD ve AB

Atatürk Emperyalizmi Nasıl Yendi?


Kişisel dehası ve silah arkadaşlarının yardımıyla bir millet bilinci yaratarak halkı etrafında toplayıp,organize edip hiçkimseye boyun eğmeyerek, “Ya İstiklal Ya Ölüm” diyerek yendi.Bu zaferini Cumhuriyeti ilan ederek taçlandırdı.

Atatürk’ü Kim Neden Sevmez?

Atatürk’ü Emperyalist devletlerin maşaları,uzantıları,beslemeleri sevmez.Halkları bilinçlendirmiş,halklara birlik olup sömürüye karşı galip gelmeyi öğretmiş Atatürk,Che gibi devrimciler emperyalistlerin baş düşmanıdır.Her fırsatta sömürüye karşı koyan bu insanları kötüler,onlara her şekilde hakaret eder,aşağılamaya çalışırlar..Ellerinden gelse bu devrimcileri "Şeytan" ilan ederler.



Kimdir Bu Maşalar,Uzantılar?

Bu maşalar emperyalist devletlerin hakim oldukları ya da olmak istedikleri ülkelerde çeşitli yollarla satın alıp kulandıkları ajanlar,gazeteciler,yazarlar,politikacılar,sermayedarlar kimi zamansa hacılar hocalar türünde halkın yumuşak karnı dinle vurmaya çalışan kısaca işbirlikçi ve hainlerdir.Evinizi soymaya gelen hırsıza içeriden kapıyı açan kişilerdir.Emperyalizmin savaşarak elde edemeyeceği ülkeleri içeriden zayıflatma,çökertme ve hakim olma siyasetinin piyonları,uşaklarıdır.

Bu Hainler Ne Yapar?

Bu işbirlikçi ve hainler kendilerini halka alim,bilmiş,lider,yurtsever,vatansever gibi tanıtırlar.Emperyalizm bunları sürekli parlatır,arkadan itekler,önemli konumlara yükseltir ki her ne pahasına olursa olsun emperyalizmin çıkarları doğrultusunda gitsinler ve sahiplerinin emirlerini uygulasınlar.Asla emperyalizme ters düşmezler,ters düştükleri durumlarda ise ya artık kullanım süreleri dolmuştur ya da ortada bir blöf sözkonusudur.Bu hainler kendi ülkesinin emperyalizm tarafından ele geçirilip,bölünüp sömürülmesine zemin hazırlamakla mükellef kişilerdir.Bu hainler ülkeyi ellerinden geldiği kadar zayıflatır,yıpratır.Yoktan sorun yaratır, var olan sorunları ise daha da deşerek kangren halini almasını sağlarlar.Sürekli yalan söyler,halkı zehirlerler.Her fırsatta emperyalizmi över ve emperyalizme karşı gelenleri şiddetle kötülerler.O ülkede ne kadar ikilik yaratabilirlerse,o ülkeyi birarada tutan değerlere ne kadar saldırabilirlerse o kadar başarılı sayılırlar ve emperyalist devletlerce ödüllendirilirler.


Bu Emperyalizm'den nasıl korunuruz?

Milli değerlerimize,köklerimize ne kadar bağlı kalırsak, Ulu önderimizin başlattığı ve gösterdiği çağdaş medeniyet seviyesine çıkma yolunda onu ve kazanımlarını inkar etmeden aşağılamadan, yok saymadan üzerine koyarak ilerleyerek korunur ve gelişiriz.Emperyalizmin ve maşalarının tüm oyunlarına ve çabalarına ramen biz bu ülkenin kuruluşundaki şuur, milli bilinç ve etnik köken,dil,din,ırk ayırdetmeksizin tek bir Millet olma duygusunu ne kadar yakalayabilir ve devam ettirebilirsek kendimizi korumuş ve geleceğimizi teminat altına almış oluruz.

Emperyalizm Kazanırsa Ne Olur?

Emperyalizm kazanırsa bugüne kadarki tüm kazanımlarımız,insanca yaşama adına sahip olduğumuz herşey tek tek bizden alınır.Tarihimiz,kültürümüz,dinimiz,dilimiz yeraltı yerüstü kaynaklarımız kısaca bütün değerlerimiz çalınır,asimile edilerek,soykırımlara uğratılarak emperyal devletlerin kölesi durumuna getiriliriz.Buna en güzel örneği dünyanın en zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklarına sahip olmasına ramen yüzyıllardır emperyalist sömürüden kurtulamayan belini doğrultamayan bir gram ekmeğe bir damla suya bile muhtaç,cahil bırakılan hergün binlercesi katledilen ,köleleştirilen Afrika milletleridir.

@OffluHoca

1 Şubat 2012 Çarşamba

Tommie Smith ve John Carlos 'un Hikayesi

       Gençlik ve serdeki hafif anarşistlik... 1968 olimpiyatlarında 200 metrede altın ve bronz madalya kazanan Amerikalı iki siyah atletin, Tommie Smith ve John Carlos'un siyah deri eldivenli yumrukları havada, başları önde posteri yıllarca hayal dünyamızı ve asıl oda duvarlarımızı süslemişti. 

İtiraf ediyorum ki, Aynur Çağlı'nın o muhteşem haberini okuyana kadar aynı karede önde duran, gümüş madalyalı Avustralyalı beyaz atlete hiç dikkat etmemişim. Adı Peter Norman imiş... 


İşte bu atlet geçen hafta öldü. Haberin ve konunun tekrar gündeme gelmesinin sebebi budur. 

Gelelim hikayeye... Mexico City'de 200 metre finali koşulmuş. Amerikalı (siyah) atletler Tommie Smith ile John Carlos birinci ve üçüncü gelirken, ikinciliği Avustralyalı (beyaz) Peter Norman kazanmış. 

Madalya töreni için bekledikleri sırada, Carlos, Peter Norman'ın yanına gelerek sormuş:
- İnsan haklarına inanıyor musun?
- Evet, inanıyorum.
- Peki ya Tanrı'ya?
- Bütün kalbimle...

Bunun üzerine, iki siyah atlet kafalarındaki eylem planını açıklamışlar, Norman tereddütsüz katılmış:

- Ben eyleminizi destekleyeceğim, bana ne yapmam gerektiğini söyleyin!

İlk defa, o günler için müthiş bir provokasyon hatta devrim sayılacak bir eylem planlıyor iki genç adam: Amerika'daki ırk ayrımcılığını ve siyahlara reva görülen fakirliği ve ikinci sınıf vatandaşlığı protesto edecekler... Ama nasıl? 

Fikir Norman'dan geliyor: bir çift siyah deri eldiven buluyorlar, sağ tekini Tommie, sol tekini John eline geçiriyor; fakirliği sembolize etmek için çıplak ayakla kürsüye çıkıyorlar, başları kederle öne eğik, sıkılı yumruklarını havaya kaldırıyorlar. Önlerinde duran beyaz atlet Peter Norman da, dayanışmasını göstermek için kalbinin üstüne 'İnsan Hakları İçin Olimpiyat Projesi Hareketi'nin kokartını iğneliyor. 

Amerikan milli marşı çalarken plan icra ediliyor ve eylem koyuluyor. Ve tabii (hatırlıyorum) dünya birbirine giriyor. Amerika ayağa kalkıyor. Olimpiyatlar bile gölgede kalıyor, dünya gazeteleri yumrukları havada siyah atletlerin fotoğrafını birinci sayfadan veriyor... 

Amerikan Olimpiyat Komitesi iki siyahın spor kariyerini o saniye bitiriyor. Eylem amacına ulaşmış, Amerika'daki zenci azınlığın durumu dünya gündemine girmiştir. Smith ve Carlos spor hayatlarını (ve buna bağlı olarak geleceklerini) feda etmişler ama dünya tarihine geçmişlerdir. Dünyadaki yüz milyonlarca ezilmiş siyahın ilahı haline gelmişlerdir. 

Peki ya Avustralyalı beyaz Peter Norman? Meslektaşım Aynur'un anlattığına göre, Norman'ın da hayatı kararmış. Tommie Smith diyor ki: "Peter, bir beyazdı. O günlerde siyahların haklarını savunma cesareti gösteren, onurlu ve belkemiği sahibi beyaz çok azdı. Peter, Avustralya'ya döndüğünde kimse yüzüne bakmadığı gibi, herkes tarafından yargılandı. Onun da atletizm kariyeri bitti, spor çevrelerinden dışlandı. Tehditler, işsizlik ve tecrit nedeniyle öyle sıkıntılı günler yaşadık ki, üçümüzün de ilk evliliği sona erdi." 

Avustralya Devleti Norman'ı ölene kadar affetmemiş ama... Norman intikamını mezara götürmüş: 1968 Olimpiyatları finalinde ikinci olurken kırdığı 200 metre Avusturalya rekoru hâlâ, 38 yıl sonra kırılamamış. 
Ölene kadar süren 'eylem kardeşliği' 

İki amerikalı ve bir Avustralyalı 'lanetli' atletin o gün başlayan 'eylem kardeşliği' ve dostlukları ömür boyu sürmüş. Aradan geçen 38 yıl boyunca, yazışmışlar, buluşmuşlar, görüşmüşler. 

Ta, geçen hafta, Peter Norman evinin bahçesinde kalp krizi geçirip 64 yaşında ölene kadar.
Ve şimdi, yumrukları havada olan o gençlerin yanına iliştirilmiş fotoya iyi bakın:

Melbourne'de yapılan cenaze töreni. 'Onurlu beyaz atlet' Peter Norman'ın tabutu, Tommie Smith (solda) ve John Carlos'un omuzlarında! Üç 'eylem kardeşi' son kez omuz omuza...


alıntıdır.

10 Temmuz 2011 Pazar

Dünyanın 193. Ülkesi Kuruldu: Sudan Bölündü! / Banu AVAR

BBC’nin haberi böyle… Zevkten dört köşe küresel medya... Sudan, Afrika’nın en stratejik köşelerinden biri, uzun uğraşlar sonucu bölündü. ‘Uluslar arası camia’ denen sırtlan grubu, Hollywood yıldızlarıyla saldırdı, ‘iyi niyet’ elçileri gönderdi, Al Gore gitti geldi, ekonomik tetikçileri her yerdeydi, ABD büyükelçiliği çok çalıştı, içerden hainler örgütlendi, birbirinin gırtlağına sarılacak etnik gruplar belirlendi, Araplar ve Afrikanlar diye sınıflandırıldılar, BM gruplardan birine sahip çıktı ve CIA örtülü operasyonları derken Sudan’dan bir parça koparıldı.

Güney Sudan bağımsızlığını ilan etti, dünya üzerindeki 193'üncü ülke oldu.

BBC, ‘Başkent Juba'da onbinlerce kişinin katıldığı törende Güney Sudan bayrağının göndere çekildiğini’ bildirdi. Yeni ülkenin ilk devlet başkanı Salva Kiir, anayasayı imzalayarak yemin etti.
Ne garip bölünen ülkenin devlet başkanı Ömer El Beşir, Birleşmiş Milletler Genel Başkanı Ban Ki Moon ile kutlama törenlerindeydi(!) 


Törende, "Bağımsızlık Beyannamesi" Güney Sudan Yasama Meclisi sözcüsü Wani Igga tarafından okundu. Sudan bayrağı indirildi. Güney Sudan bayrağı, yeni milli marş eşliğinde göndere çekildi.

Güney Sudan Afrika kıtasındaki 54. ülke oldu. 

Hani Afrika birleşiyordu?!

1963’de başlayan direnişin elebaşlarından ‘Kurtuluş ordusu’ generali Lagu 4 temmuz’da ABD Büyükelçiliğindeki davetteydi! Birkaç gün sonra bağımsızlık ilan edilecek olan yeni ülke için beyanat vermişti.

Bugünleri göreceğinize inanıyor muydunuz?’ diye soran gazeteciye, "Bize Tanrı yardım etti" dedi.

Demek onun lügatında ‘Tanrı’ ABD’ydi!

General Lagu ve bölücü örgütün önderlik ettiği savaş sonucu 40 yılda 2 milyona yakın kişi öldü. Ölümden beterini görenler oldu.

Sonunda BM devreye girdi.

Anayasalar değişti.

Referandum yapıldı.


Kan ve gözyaşından bıkan halk yüzde 99 oranında bağımsızlıktan yana oy kullandı.

Sudan BÖLÜNDÜ!

Bu hale gelmesi için yıllardır çalışmalar sürüyordu. Bu çalışmalarda ABD den sonra İsrail’in adını anmak şarttı!

Oded Yinon planı Sudan’da da uygulandı. Bu plan, İsrail’in güvenliği için Ortadoğu ve Arap ülkelerinin bölünüp parçalanmasını şart koşuyordu... İsrail, bu plan dahilinde uzun yıllar önce Sudan’a elini atmıştı.

Mahdi Nazemroaya, Global Research.com’da, 2008’de yazılan bir makaleyi ve yayınlanan bir haritayı hatırlatmıştı:

The Atlantic’de yayınlanan yazının başlığı ‘Irak’dan sonra Ortadoğu nasıl olacak?’tı.

Jeffrey Goldberg. Bu makalenin yazarı. Sudan’ın bölüneceğinden adı gibi emindi. İşte bu da haritası:
Resim
(bu harita Holly Lindem tarafından Goldberg makalesi için çizilmiş!
2008 şubat ayında The Atlantic’de yayınlandı)


Bugün ilan edilen dünyanın 193. ülkesi Güney Sudan haritada yeraldı. İlan edilmesi hayal edilen diğer ‘yeni ülkeler’ de besbelli!

Sudan’ı ikiye bölen Sudan Kurtuluş Örgütü başından beri, ABD ile olduğu kadar İsrail’le de yakın ilişki içinde oldu. Ben Sudan’dayken 2008’de, Darfur ve Güney Sudan’daki bölücü örgütler İsrail’de büro açacaklarını ilan ettiler ve hemen fiiliyata geçtiler. Süreç hızlandı...

Netice mi?

Mahdi Darius Nazemroaya neticeyi geçtiğimiz Ocak ayında Güney Sudan için yapılan ‘referandum’dan sonra özetlemişti:
Bölücü örgüt 1980’den beri, ABD, İngiltere ve İsrail tarafından canla basla desteklendi! Yeni kurulan Güney Sudan devleti, Güney Sudan halkının çıkarlarına hizmet etsin diye değil, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun kontrolü için planlandı.

Demokratizasyon’ süreci, Sudan’da etkili olan Çin şirketlerine karşı, İngiliz Amerikan petrol şirketleri çıkarları doğrultusunda yönlendirildi.


Şimdi yeni bir ülkenin vatandaşı olarak güne gözlerini açan Güney Sudan Cumhuriyeti vatandaşları, eski gerilla, yeni hükümet mensuplarının ABD bankalarındaki kabarık hesapları ve yolsuzluk dosyalarının farkına varmaya başladı… Ama artık çok geç!

Onlar kukla Güney Sudan devletinin ‘kukla’ vatandaşları... Özledikleri refah bir yana, kenarından köşesinden kullandıkları petrol ve yeşil alanları da artık İngiliz Amerikan şirketlerinin malı!

3 Mart 2011 Perşembe

Abdullah Gül'ün Şövalyelik Sırları-5

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın resmi açıklamasıdır: 'Abdullah Gül’ü de biz yetiştirdik'

ABD bursu aldı; Milli Kültür Vakfı bursu dediler! 
ABD bursunu 'Milli Kültür Vakfı bursu' adı altında, Abdullah Gül, Şükrü Karatepe ve Fehmi Koru’ya sağlayanlar Sabahattin Zaim ile Nevzat Yalçıntaş idi. Gül, Karatepe ve Koru’ya verdikleri Milli Kültür Vakfı Bursu, gerçekte Amerikan Dışişleri Bakanlığı bursu idi ve bu konu Türk kamuyoundan bugüne kadar gizli tutuldu
Amerikan Dışişleri Bakanlığı’na bağlı Eğitim ve Kültürel İşler Bürosu’nun İnternet sitesinde, Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Amerikan Dışişleri Bakanlığı bursu ile yetiştirilmiş dünya liderleri arasında gösterildi! 
'The Bureau of Educational and Cultural Affairs (ECA) of the U.S. Department of State' olarak adlandırılan sitede, kurumun, 1961’de Amerika Birleşik Devletleri halkı ve diğer ülkelerden insanlar arasında dostluk, karşılıklı anlayış ve barışçıl ilişkiler geliştirmek için kurulduğu bildiriliyor. Büronun ayrıca ırksal ve etnik azınlıkların temsil edilmesi için faaliyet gösterdiği de ifade ediliyor. Siteyi siz de ziyaret ederek konuyla ilgili yayını inceleyebilirsiniz: Adres şöyle:http://exchanges.state.gov/alumni/prominent-alumni.html. 
Gül ve diğer ünlü mezunlar...
ECA’nın dünya çapında mezun 
sayısının bir milyonun üzerinde olduğu, bunlar arasında Nobel ödülü alan 40 kişi ile eskiler de dahil 300’den fazla devlet ve hükümet başkanı bulunduğu açıklanıyor. 
Sitede, 'Sürdürülebilir ağ oluşturma' başlığı altında 'Amerikan Dışişleri Bakanlığı, eski ve yeni mezunlarının, küresel toplumun oluşumu yolundaki çabalarının en üst düzeye çıkması için daimi destek sunuyor. Tüm dünyada kurulan ağ ile fikirlerini, projelerini ve deneyimlerini paylaşmalarına yardımcı oluyor. 
Ayrıca hedef odaklı yerel projelerin 
uygulanması için dernekler kuruyoruz' deniliyor. 
Sitede, mezunlar ECA mezunu ya da Fullbright mezunu olarak tanıtılıyor. 
Mezunlar arasında Abdullah Gül dışında Tony Blair, Hamid Karzai, Mohamed Yunus Ruth Simmons, Javier Solano, John Updike, Rita Dove, Werner Herzog ve Giscard d’Estaing de sayılıyor.  
'ECA’nın önde gelen mezunları' arasında, Afrika, Doğu Asya, Pasifik, Avrupa, Yakın Doğu, Orta Asya’dan ve Batı ülkelerinden 57 devlet ve hükümet başkanı var. Aralarında Abdullah Gül’ün de ismi bulunuyor. 
Kamuoyundan gizlenen burs
Abdullah Gül, Türkiye’de devlet okullarında okudu. Kendisinin özgeçmişinde açıklanan tek burs, Exeter Üniversitesi’ne yüksek lisans için gönderilirken verilen Milli Kültür Vakfı bursudur. Abdullah Gül, Şükrü Karatepe ve Fehmi Koru’ya bu bursu sağlayanlar ise Sabahattin Zaim ile Nevzat Yalçıntaş idi. Sabahattin Zaim öldü. Yalçıntaş ise bu konuda bir açıklama yapmadı. Gül, Karatepe ve Koru’ya verdikleri Milli Kültür Vakfı bursu, gerçekte Amerikan Dışişleri Bakanlığı bursu idi ve bu konu Türk kamuyoundan bugüne kadar gizli tutuldu. 
Dünyanın en önemli siyasi projesi ve AKP! 
The Independent gazetesinin 29 Temmuz 2008 tarihli sayısında, yani Anayasa Mahkemesi’nin kapatma davası ile ilgili kararını açıklamasından bir gün önce Daniel Howden, Türkiye’nin AKP dönemindeki AB macerasını 'Dünyanın en önemli siyasi projesi' olarak nitelendirdi, AKP’yi övdü, Türk generallerini suçladı.  
Howden’in ifadesi şöyle: 
'Müslüman, demokratik, laik, mali açıdan istikrarlı ve Avrupa Birliği’ni Orta Doğu’ya bağlayan bir ülke yaratma projesi, Türkiye’yi muhtemelen bugün dünyadaki en önemli siyasi deney haline getiriyor. Ve bu proje çökmenin eşiğinde.
Demokratik olarak seçilmiş, kökenleri siyasi İslâma dayanan bir hükümetin, nüfusunun yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede ortaya çıkması, muazzam bir siyasi toplumsal ve ekonomik ilerlemeye rast geldi. Bu ilerlemenin motoru AB üyeliği ihtimali oldu. Tıpkı zengin ülkelerin oluşturduğu genişlemekte olan bir bloğun tarihi mantığının, Sırbistan’ı savaş suçlularını tutuklamaya zorladığı gibi Türkiye’yi de reform yapmaya itti.' 
İngiliz gazeteciler daha önce de kendi toplumlarını uyarmıştı. 
Financial Times gazetesinde 7 Aralık 2006 tarihinde, Vincent Boland ve Paul Betts, 'Türk Lokumu' başlıklı yorumda 'Geçtiğimiz dört yıl içerisinde AB ve IMF’nin teşvik ettiği reformlar, Türkiye ekonomisinin AB’ye entegrasyonunu  pekiştirdi. Bu da Dexia, Fortis, Citigroup ve BNP Paribas  gibi yabancı yatırımcıların, ekonomik dönüşümden en fazla faydalanan sektör olan bankacılık sektörüne girmelerini  sağladı. Öte yandan yatırım bankaları  İstanbul’da çok ciddi miktarlarda işlem yapıyor' diye yazmışlardı.   
İngiliz gazeteciler, ABD-İngiltere merkezli dev şirketlerin, 'Aman AB sürecini kesmeyin, ’Ankara’nın şerrinden Brüksel’in şefaaatine sığınan’bir iktidar sayesinde bakın Türkiye’de ne kadar kârlı bankalar satın aldık. Bu bankalar üzerinden İstanbul’da çok ciddi alımlar yapıyoruz. Ellerindeki bütün serveti alana kadar Türkleri oyalayın' görüşünü seslendiriyordu. 
Cüneyt Ülsever diyorki...İngiliz gazetecilerin ifadelerinden AKP’nin aslında nasıl bir proje olduğunu bütün çıplaklığıyla anlamayan varsa, onlar için Hürriyet yazarı Cüneyt Ülsever devreye giriyor ve diyor ki, 'Şimdi tekrar ilan ediyorum ki, AKP’nin kapatılmaması kararı, ölümü gösterip sıtmaya razı etme formülü ile, kurucu unsurunun Türkler olmadığı yeni bir Türkiye’nin formatlanmasında en büyük merhalenin aşılmasına vesile olmuştur.' 
İndependent gazetesinden Adrian Hamilton 29 Temmuz tarihli yazısında 'İslâm ve Batı münakaşasını atın bir kenara. Türk Hükümeti kaybederse hepimiz mağdur olacağız' diye yazdı.
Neymiş AKP’nin kapatılmaması? 
'Kurucu unsurunun Türkler olmadığı yeni bir Türkiye projesi' imiş! 
Bunu nasıl sağlıyorlar? 
Ülkenin bankalarını yabancılara satarak! 
AKP kaybederse kim kaybedermiş? 
Zengin ülkelerin dev şirketleri! 
Cüneyt Ülsever’in bahsettiği 'Kurucu unsurunun Türkler olmadığı yeni bir Türkiye formatlanması' Türk Milleti’nin egemenlik hakkının ortadan kaldırılma teşebbüsüdür, anayasa suçudur! Türk Milleti’ni Ergenekon’a hapsetme projesinin ana hatları böyleydi. 
 

Gül’ün Oxford Mütevelli Heyeti’nde bir görevi mi var?
Anadolu Ajansı, 13 Mayıs 2009’da üç satırlık bir haber geçti: 'Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Oxford İslâmi Araştırmalar Merkezi Mütevelli Heyeti’nin İstanbul’daki toplantısına katıldı. Dolmabahçe Sarayı’nda basına kapalı gerçekleşen toplantı, yaklaşık 2 saat sürdü.' 
Haber bu kadar! 
Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın, İslâm dünyası üzerinde yüzyıllardan beri operasyon yapan bir ülkenin, 1993 yılında kurduğu İslâmi Araştırmalar Ensitüsü’nün Mütevelli Heyeti toplantısına katılmasının sebebi neydi? 
Gül, bu konuda bir açıklama yapmadı.  Böyle bir merkezin mütevelli heyeti toplantısına Türkiye’nin Cumhurbaşkanı niçin katılır? Kendisi de mütevelli heyetinde midir? Başka ülkelerin Cumhurbaşkanları da bu tür toplantılara katılıyor mu?  İngilizlerin 1. Dünya Savaşı öncesi hedefi, Balkanlar, Kafkasya, Önasya (Türkiye) ve Orta Doğu’da oluşturulacak 4 federasyonu, kendi güdümlerindeki bir 'ılımlı halife'ye bağlı olarak 4’lü konfederasyon içinde yönetmek idi. Başaramadılar. Şimdi bu politikayı, Büyük Orta Doğu Projesi adı altında ABD sürdürüyor. İngiltere, İsrail ve Türkiye ABD’ye yardımcı oluyor! 
Zaten bu projeyi güncelleştiren, Türkiye’de benimsenmesi için 1996 yılında İstanbul’da konferans veren, İngiltere ve ABD vatandaşı, İngiltere doğumlu, Yahudi asıllı tarihçi Bernard Lewis’tir. 
Yani bugün de İngiltere, Oxford Üniversitesi’ndeki İslâmi Araştırmalar Merkezi ve Exeter Üniversitesi’ndeki Arap ve İslâmi Araştırmalar Enstitüsü’nün rehberliğinde, İslâm Dünyası üzerinde uygulayacağı strateji ve taktikleri geliştiriyor. 
Aslında Abdullah Gül, Oxford Üniversitesi Mütevelli Heyeti toplantısına ilk defa katılmıyor. Cihan Haber Ajansı’nın 20-21 Temmuz 2006’da geçtiği haberlere göre Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Oxford kentinde o sırada yapımı süren Oxford Üniversitesi İslâmi Araştırmalar Merkezi’nin inşaat halinde olan binasında incelemelerde bulundu. Abdullah Gül, İslâmi Araştırmalar Merkezi’nin Oxford şehir merkezinde yer alan binasında yönetim ve komite üyeleriyle de bir araya geldi. Gül, ertesi gün de Araştırma Merkezi’nin mütevelli heyeti toplantısına katıldı. 
Oxford İslâmi Araştırmalar Merkezi’ni Türkiye’de sevdirmek için de devamlı olumlu haberler üretildi. 
Bu haberlerden birine göre 1993 yılında faaliyete geçen Oxford İslâmi Araştırmalar Merkezi, Bursa’nın İznik ilçesinde üretilen dünyaca ünlü çinilerle baştan aşağı kaplandı. İznik Eğitim ve Öğretim Vakfı Başkanı Işıl Akbaygil, İngiltere’deki Oxford İslâmi Araştırmalar Merkezi için yaptıkları çinilerin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Türkiye adına, araştırma merkezine hediye edildiğini açıkladı. Oxford İslâmi Araştırmalar Merkezi’nden Dr. Muhammed Ekrem Nedvî’nin yıllarca süren araştırmalar sonucu  'İslâm toplumunda kadın alimler' konulu, 40 ciltlik bir eser yazması ile ilgili övgü dolu haber de bu türdendi.  Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül, Türk halkına Oxford İslâmi Araştırmalar Merkezi’nin Mütevelli Heyeti toplantılarına niçin katıldığını, bu durumun görevi ile bağdaşıp bağdaşmadığı sorularına hiçbir cevap vermedi. 
 
Avrupa Musevi Kongresi Başkanı Besnainou Erdoğan ve Gül ile neyi görüştü?
İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı’nın Türk Büyükelçisi’ni davet ederek aşağıda oturtması, görüşmede Türk bayrağı bulundurmaması, üstelik İbranice konuşarak, gazetecilere 'Bu fotoğrafı çekin' demesiyle başlayan kriz, Tayyip Erdoğan’a 'İslam Dünyasının Nobeli' denilen Kral Faysal ödülü verileceğinin açıklanması ile aynı güne denk geldi. 
Bu bir tesadüf olabilir miydi? 
Aslında Davos’ta Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın omuzu da dürtülmüştü. Hem de bir gazeteci tarafından. Şimdi ise büyükelçinin şahsında Türkiye ve Türk Milletine hakaret edildi. 
Davos’taki 'one minute' krizinden bir ay önce İsrail’in Jerusalem Post gazetesinde Herb Keinon, 'Üst düzey yetkililer, Erdoğan’ın ülkede yükselen laik muhalefet karşısında meşruiyetini sağlamlaştırmak için yüksek profilli bir uluslararası diplomatik başarıya ihtiyaç duyduğunu söyledi' diye yazmıştı. Bu bilgiyi gazeteci Herb Keinon’a veren İsrail Başbakanı Ehud Olmert idi. Hem de Tayyip Erdoğan ile görüştükten hemen sonra! 
BM Genel Sekreteri Ban-Ki Moon da Erdoğan’a, 'Orta Doğu’da liderliğinize ihtiyaç var' diye sesleniyordu! 
Yine Avrupa Musevi Kongresi Başkanı Besnainou, Türkiye’de Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül ile görüştükten sonra 'Erdoğan’ın, İslam dünyasının sözcüsü olması gerekiyor' demişti. 
Ehud Olmert, bakanlarını 'Türkiye aleyhine konuşmayın' diye uyarıyordu! 
Türkiye Başbakanı, İsrail Cumhurbaşkanı’na alenen 'katil' dediği halde susuyorlardı! 
Fakat İsrail’de bu politikayı hazmedemeyenler, ülkenin gururu zedelendi düşüncesiyle Türkiye’den intikam almak istiyordu. Son olarak İsrail hükümetinin Türkleri suçlaması bir şeyler olacağını gösteriyordu. 
Diğer taraftan 'Büyük Orta Doğu Projesi, Türkiye’nin dış politika ilkelerine uygundur. ABD ile birlikte hareket ediyoruz. Amacımız İslâm ülkelerine özgürlük ve demokrasi getirmek. Olumsuz bir tablo çıkarsa İran’a kapılarımızı kapatmak zorunda kalırız' diyen de Türkiye’nin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül idi.
Tayyip Erdoğan da aynı projenin eş başkanlığını üstlenmişti. 
Projenin mimarı MOSSAD idi. Türkiye’yi ortadan kaldırmayı, yerine Orta Doğu federasyonu kurmayı öngören ABD-İngiltere-İsrail ortak yapımı Büyük Orta Doğu projesi, Yemen olayında görüldüğü gibi bütün hızıyla uygulamadadır. 
Erdoğan’ın her yıl İstanbul’da topladığı Uluslararası Yatırım Danışma Konseyi üyeleri, daha çok ABD ve İngiltere merkezli şirketlerin başkanlarından oluşuyor ve bunların da çoğu Yahudi’dir. Bu toplantılarda Türkiye’de hangi sektörün kime satılacağına karar verilmektedir! 
Gül, Çankaya köşkünde İsrail Devlet Başkanı Şimon Peres onuruna verdiği yemekte yaptığı konuşmada da İsrail’in güvenliği ve tanınmış sınırlar içinde yaşama hakkına sahip olmasının, Türkiye’nin Orta Doğu politikasının değişmez önceliklerinden olduğunu söylemiştir. 
Türkiye’nin İsrail ile kapışması, Tayyip Erdoğan’ın bütün İslâm ülkelerinde yıldızlaşmasını sağladı. Hatta 'Mısır’da Mübarek’in karşısında aday olsa Tayyip Erdoğan seçilir!' deniliyor. İşte İsrail ile başlatılan kavganın asıl sebebi bu sonucu elde etmek içindi. BOP eş başkanlığını sürdürmek için bu türde vukuatlara ihtiyaç var! 
Türkiye’yi İslâm’ın Truvası olarak kullanmak, silâhla gerçekleştirilemeyen Büyük Orta Doğu Projesi’nin yumuşatılmış şeklidir! 
-BİTTİ-


Abdullah Gül'ün Şövalyelik Sırları-1









kaynak: http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/habergoster.php?haber=41955