din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
din etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Kasım 2012 Çarşamba

Kutuplarda Oruç Meselesi...

Kutuplarda oruç ve namaz saatleri sorununu çözmeye çalışan İÜ İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Abdulaziz Bayındır'dan gece-gündüz oluşumuna ilişkin duyanları şaşkına çeviren açıklamalar geldi. Bayındır'a göre gece ve gündüz güneşe bağlı olmayan varlıklar.

Gece ve gündüzün dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesinden kaynaklandığı ve düny
a dönerken güneş ışınlarını alan yerlerin gündüzü yaşarken alamayan yerlerin ise geceyi yaşadığı çok uzun süredir biliniyor. Ancak kutuplarda oruç ve namaz vakitleri üzerine bir araştırma yaptığını söyleyen İstanbul Üniversitesinden bir ilahiyatçı takvimler 2011'i gösterirken gece ve gündüz oluşumuna yepyeni (!) bir açıklama getirdi. Cüretinin cehaletten mi kaynaklandığı bilinmeyen Bayındır, Kuran'a göre dünyayı güneşin aydınlatmadığını, dünyayı aydınlatanın gündüz denilen varlık olduğunu da söyledi.

İstanbul Üniversitesi (İÜ) İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi ve Süleymaniye Vakfı Din ve Fıtrat Araştırmaları Merkezi Başkanı Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır, Norveç’in Tromso kentinde yapılan çalışmaların, kutuplarda güneş batmasa da gece, güneş doğmasa da gündüzün olduğunu gösterdiğini söyledi.

Bayındır, Süleymaniye Vakfında yaptığı basın toplantısında, kutup bölgelerinde güneş hareketlerinin namaz ve oruç konusunun tartışılmasına neden olduğunu belirterek, Ocak ayında vakıftan bir heyetin Norveç’e gittiğini ve heyetin buradaki gözlemlerinin ardından, 5 vakit namazın 5’inin de Türkiye’deki derin vadilerde olduğu gibi tespit edilebildiğini kaydetti.

Kutuplarda binlerce Müslüman’ın bulunduğunu ifade eden Bayındır, "Norveç’in Tromso kentinde yaptığımız çalışmalar, bize kutuplarda güneş batmasa da gece, güneş doğmasa da gündüzün olduğunu gösterdi. Kur’an-ı Kerim’e baktığımız zaman da bunu destekleyen ayetler görüyoruz" dedi.

Enbiya Suresi’nin "Geceyi, gündüzü ve ayı yaratan O’dur. Her biri bir yörüngede yüzmektedir" mealindeki 33’üncü ayetini hatırlatan Bayındır, gece ve gündüzün güneşe bağlı bir varlık olmadığını, ikisinin de güneşten ayrı bir varlık olarak hareket ettiğini söyledi.

Prof. Dr. Bayındır, şunları kaydetti: "Kur’an-ı Kerim şunu da gösteriyor ki Dünya’yı, Güneş aydınlatmıyor.

Dünya’yı aydınlatan, Güneş ışınlarını aydınlığa çeviren gündüz dediğimiz varlıktır. Gündüz dediğimiz varlık ufkun altında da olsa, bunu aydınlığa çevirmektedir. Karanlığın oluşması, Güneş’in batmasından değil, gece denilen varlığın ortaya çıkmasıdır. Resim ve belgeseller üzerinde yaptığımız çalışmalarda da güneşin tepede olmasına rağmen karanlık olduğunu, Güneş’in yok olmasına rağmen gündüz denilen varlığın ortaya çıktığını görüyoruz. Güneş’ten yansıyan ışınları gündüze çeviriyor." "Kutuplarda namaz vaktinin girmemesi gibi bir şey söz konusu değildir.

Vakitler çıplak gözle bile anlaşılabiliyor" diyen Bayındır, 22-26 Haziran’da Norveç’in Tromso kentinde ikinci bir çalışma yapacaklarını ve bunun kamuoyuna duyurulacağını anlattı.

Bayındır, Kur’an-ı Kerim’de namazın ilk peygamberden son peygambere kadar kesintisiz kılındığının anlatıldığını belirterek, bu vakitlerin herkesi kapsadığını kaydetti.

İÜ Fen Fakültesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Adnan Ökten’in bu çalışmalar sonucunda yeni bir takvimin yapılabileceğini söylediğini aktaran Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır, namaz vakitlerinin bölgesel nitelikte hazırlanması gerektiğini söyledi.

Fantastik açıklamalar
Bayındır, daha önce de katıldığı çok sayıda televizyon programında evrenin işleyişi ve dünyanın evrendeki konumuyla ilgili fantastik açıklamalarıyla dikkat çekmişti.

Prof. Dr. Celal Şengör ile yaptığı tartışma ile ünlenen Bayındır, bilimi reddeden görüşler savunmuştu. Bayındır, sıkı bir evrim karşıtı olarak da biliniyor.

(soL-Haber Merkezi)

30 Mart 2012 Cuma

Bu Yazıyı Aleviler Okusun:Seçmeli Ders Aldatmacası

             Muhterem Cemaat ; biliyorsunuz ki  TBMM gündeminde bir milli eğitim sistemi değişikliği var. Bu değişiklikte bahsi geçen bir sürü çarpıklık ve alakasız maddeye ramen ben bu yazıda bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Efendim  "4+4+4 olacak" dediler, "biz kesintisiz eğitimi 12 yıla çıkarıyoruz" dediler, milletin gözünü önce bir boyadılar. Sonra baktılar ki milletten homurtular yükseliyor, önce TMBB komisyonundaki adeta "Gladyatör" savaşlarını andıran,tanımlamak için "REZALET" kelimesinin bile hayli yetersiz kaldığı düzeysizliği, orta çağ zihniyetini örtbas etmek için canla başla suni gündemler oluşturdular sonra baktılar ki yine olmadı ortalıkta 20 milyar dolar ihalesiz rant söylentileri, kızların uzaktan eğitimle okullardan alınması, erkeklerin çocuk işçi olarak kullanılmasının önünün açılması falan ayyuka çıktı ne yapsak ne yapsak dediler bu sefer uzaktan eğitim olayına bi ayar verdiler ama yine olmadı insanlar yine huzursuzluklarını dile getiriyor yurdun her yerinde 4+4+4 yasasına karşı eylemler düzenleniyor, bu sefer polis zoruyla bu eylemleri düzenleyen ve katılanlara en orantısız ve kontrolsüzünden şiddet ve orman kanunlarını bile yaya bırakacak şekilde hukuksuzca saldırdılar.Ama yine olmadı bu sefer insanlar daha çok haykırmaya,bu yanlışı heryerde dile getirmeye devam ettiler her ne kadar medya bu olayları mümkün olduğu kadar görmemeye,duymamaya ve küçümsemeye çalışsa da yeterli olmuyordu.Bu sefer ne yapalım ne yapalım derken yine en bilindik en etkili taktiklerini uygulamaya karar verdiler "Din Sömürüsü" evet. Biliyorlar ki bu kör cahil milletin sırtına çıkıp sabahtan akşama kadar kırbaçlamanın ve gık dememesinin tek bir yolu var kurdukları cümleler içerisinde "din, iman, kuran, allah, muhammed, başörtüsü" gibi sözcükleri yerleştirip "eşşeğin" keyfine varmak... Zorunlu din dersini kaldıracakları yerde üzerine başka dersler getiriyorlar.Bu bakanlığın ismi milli eğitim mi yoksa dini eğitim mi ?
           MHP'nin de desteğini alarak hemen tasarının arasına "Seçmeli Kuran Dersi, Hz.Muhammed'in Hayatı" dersleri gibi kel alaka maddeler ekleyerek toplumun büyük bir kesiminin sesini "DİN" kalkanının arkasına saklanarak kesmeyi hedeflediler. Zaten bu iktidarın temel politikası budur. Gelmek istediğim nokta da burasıdır. "Seçmeli Kur'an Dersi" demek çok büyük bir aldatmacadır.Herkes şunu bilmelidir ki 35-40 kişilik sınıf mevcudlarında 8-10 yaşındaki öğrenciler arkadaşlarının bir kısmı Ben Kuran dersi almıyorum, Ben Hz.Muhammed'in Hayatı dersini almıyorum  veya alıyorum diye birbirinden ayırılamaz. Bu seçmeli dersler öğrenciler tek tek ayrılarak değil, sınıf sınıf ayrılarak verilir. Örneğin 5-A sınıfı seçmeli ders olarak Kuran alır. Yani 5-A sınıfından 3 kişi "ben bu dersi almıyorum" diyemez.Yasal olarak deme hakkı tanınsa bile diyemez.Hem o topluluğa uyumsuzluk, dışlanma korkusu ve ya öğretmen baskısı gibi birçok etken işin içine girdiğinde o çocuğun bahsi geçen dersleri almama,reddetme gibi bir şansı zaten otomatikman ortadan kalkar.
          Şimdi gelelim ikinci kısıma; "Eee ne olmuş yani Kuran dersi alsa ne olur, Hz Muhammed'in hayatını öğrense ne olur!? " Hiç birşey olma elbette.Bilgiden zarar gelmez fakat bu ülkede "sünni müslüman" olmayan milyonlarca insan var.Alevisi var,lazı var kürdü,çerkezi,ermenisi,süryanisi bir sürü etnik kökeni ve dini inancı farklı kimse var.Siz bu insanların çocuklarını böyle bir okul baskısı,sınıf baskısı,hoca baskısı ve emrivakisi altında sünni müslümanlığını dikte etmeye çalışır ,onları asimile etmeyi hedeflerseniz( BOP gereği) elinize sadece kin ve nefret tohumları ekilmiş genç beyinler geçer.Birbirinden nefret etmeye başlar içten içe düşman edersiniz o çocukları. " AA Eren sen kuran dersi almıyor musun? aa Ali sen muhammedin dersine neden gelmiyorsun? yoksa sen müslüman değil misin? yoksa sen GAVUR musun?" soruları bu çocukların muhatap olacağı ilk sorulardır.Devamındaki dışlanma ve kavgayı siz düşünün!!!
            Siz bir taraftan Alevi insanların yakılmasına göz yumacaksınız, onları seçim meydanlarında aşağılayacak, ötekileştirecek, hakaretamiz hitaplar içerisinde bulunacaksınız, onların ibadet ettikleri yerleri devlet olarak tanımayacaksınız, ondan sonra onların çocuklarına "dindar nesil yetiştireceğim" söylemi altında zorla kendi mezhebinizi dikte etmeye çalışacaksınız ve sonra bu ülkede barış ve huzur ortamından bahsedeceksiniz.
             İnsan oğlu uzaya çıktı fakat biz hala bu köhnemiş fikirlerle,sakat beyinlerle mücadele etmek durumunda kalıyoruz.Bilim üretmek şöyle dursun genç beyinlerimizin hurafelerle,adına din denilen ama altında binbir türlü Atatürk ve Laik cumhuriyet düşmanlıkları zırvalarıyla doldurulmaması adına mücadele vermek zorunda kalıyoruz (ki burada gerçek din ve gerçek dindar insanları kesinlikle ayrı tutuyorum.burada bahsettiğim dini alet ederek beyin yıkanmasıdır). Elbette insanların dinlerini özgürce yaşamasında kimsenin engel olmaya hakkı yoktur ama bir tarafa kepçeyle verir gibi görünürken diğer tarafın gözünü çıkarıyorsanız işte sizin samimiyetsizliğiniz burada kendini belli eder ve amacınızın aslında çok çok farklı olduğu ortaya çıkar.
 
@OffluHoca      

8 Mart 2012 Perşembe

Türban'ın Kodları


KADIN'I YÜCELTİR GÖRÜNÜP KÜÇÜLTME USULÜ; HAK VE ÖZGÜRLÜĞE SAHİP İMİŞ GİBİ GÖSTERİP AŞAĞILATMA KURNAZLIĞI

Şeriat'ın Kur'an ve Hadis kaynaklarından çıkma emirleriyle kadınlara reva görülen haksızlıkları ve aşağılık durumları, akıl ve zeka sahibi olan ve insanlık haysiyetinin şahsiyeti bilincine erişmiş bulunan kadınlara kabul ettirmek, hiç kuşkusuz mümkün değildir. Bundan dolayıdır ki Şeriat sistemi, kadınları, bin dört yüz yıl boyunca erkeklerden de daha "cahil" tutma siyasetini en başarılı bir şekilde uygulayagelmiştir.

Fakat bunu yaparken bir de kadını, sanki hak sahibi durumunda tutuyor ve hatta yüceltiyormuş gibi görünüp bunlardan yoksun kılma siyasetini izlemiştir. Hem de öylesine bir kurnazlıkla ki, çoğu kez kadını küçültücü emirleri sanki onun çıkarlarını sağlamak için getirmiş gibi görünmüştür. Şöyle ki:

Şeriat'ın kadınlarla ilgili hükümleri arasında kadın hak ve özgürlüklerine ve eşitlik ilkelerine yer verir gibi görünenleri vardır. Örneğin Ahzab Suresi'nde: "sabreden, oruç tutan, iyi" müslüman kadınlara büyük mükafatlar vaad edilmiştir (K. 33 al-Azhab 33, 35). Nisa Suresi'nde "İnanmış olarak yararlı iş gören" kadınların cennete gidecekleri belirtilmiştir (4 Nisa 14); Nahl Suresi'nde "...kadın, erkek inanmış olarak kim iyi iş işlerse, onu temiz bir hayat ile ihya eder yaşatırız" diye yazılmıştır (16 Nahl 97).

İşte bu ya da buna benzer hükümlere bakılarak İslam'ın cinsiyetler arası ayırım yapmayıp kadın erkek eşitliğine yer verdiği sanılır.

Yine bunun gibi Kur'an'daki: "...ana, babanın ve yakınların bıraktıklarından erkeklere hisse vardır... kadınlara da hisse vardır" (4 Nisa 7) şeklindeki ayetlerden mülk edinme ve mülkten yararlanma bakımından kadın-erkek eşitliğinin öngörüldüğü savunulur. Bu tür hükümlere sarılarak Şeriatçı, İslam dininin kadına hak ve eşitlik sağladığını iddia eder.

Oysa ki bu hükümlerin hemen her birinin gerisinde, kadını hak ve özgürlükten yoksun eden, küçülten ve erkeğin hizmetine ve sömürüsüne terkeden gizli amaçlar yatar. Örneğin, "kadınların ayakları altından Cennetler geçer" şeklindeki hükümlerin özünde, gerçek olarak kadına ne kadın olarak ne de ana olarak hak ve değer tanıyan bir anlam vardır.

Çünkü bir kere, kadının cennete girebilmesi, her şeyden önce kocasının hizmetlerini en iyi bir şekilde görmesine, onu memnun etmesine, ona mutlak şekilde itaat etmesine ve onun şehvetini, yine onun dilediğine ve zevkine göre gidermesine bağlıdır. Bütün bu işleri kusursuz denecek şekilde yapmış olsa dahi, cennete girebilmesi yine de kocasının iznine bırakılmıştır. Öte yandan cennete alınan kadın için mutluluk ya da huzur diye bir şey söz konusu değildir. Çünkü cennetler, sadece erkeklerin mutluluğu ve saltanatı için öngörülmüş ve bu maksata yarar şekilde hazırlanmıştır. Örneğin Kur'an'da, özellikle "e'n Nebe", ya da "el-Vakıa" ve "e'd-Dehr" Sure'lerindeki cennet tanımlamaları bunun böyle olduğunu açıkça göstermeye yeterlidir. e'n Nebe'de "...çekinenlere bir kurtuluş ve murada eriş (yeri)" olarak belirtilen cennette "...memeleri yeni sertleşmiş yaşıt kızlar ve dopdolu kadeh" (K. 78;33, 34) olduğu yazılıdır. el-Vakıa Suresi'nde, cennete giren mü'minlere "kara gözlü huriler" vaad edilmiş ve bu hurilerin "kız oğlan kız olarak" halk edildikleri ve "cilveli ve şirin sözlü" olup eşlerine aşık ve onlarla yaşıt" kılındıkları eklenmiştir (K. 56 al-Vakıa, 15-38). Hatırlatalım ki bu huriler ve kara gözlü dilberler, mü'min erkeklerin "asıl ve gerçek" eşleridir. Bu itibarla mü'min erkeklerin yeryüzündeki eşlerine her bakımdan üstünlük ve öncelik arzederler.

Bütün bunlar gösteriyor ki yeryüzü kadınlarının "iyi ve inanmış müslüman" olarak cennete girmiş olmalarının kendilerine mutluluk ve huzur sağlaması söz konusu değildir. Aksine cennete girmek onlar için bir bakıma azap olacaktır; çünkü girdikleri an görecekleri şey, kocalarının hurilerle sarmaş dolaş sevişir oldukları manzaradır.

Yine aynı şekilde Şeriat hükümleri arasında anaları saygınlığa layık imiş gibi gösterenleri vardır. Örneğin al-Ahkaf Suresi'nde: "...ve biz insana, anasına ve babasına iyilik etmesini emrettik, anası onu zahmetle taşımıştır ve zahmetle doğurmuştur" (46 al-Ahkaf 15) şeklindeki ayetler yanında "Cennet annelerin ayakları altındadır" şeklindeki hadis hükümleri yer almıştır. Ve bunlara bakılarak İslam'ın kadını "ana" olarak yücelttiği sanılır. Oysa ki bu hükümlerin kadını, "ana" olarak gerçek anlamda değer bilen bir yönü yoktur; sadece "müslüman topluluğunun nüfusunun çoğalmasına araç olması" bakımından önemi vardır. Çünkü bütün bu hükümler, analara karşı "iyi ve saygılı" davranmayı, ananın müslüman olması şartına bağlamıştır. Müslüman olmayan "ana" için böyle bir saygı öngörülmemiştir. Nitekim Kur'an'ın çeşitli surelerinde (ve örneğin Tevbe) farklı inançtaki anaya (ya da babaya ve yakınlara) karşı yakınlık ve bağlılık gösterilmesi yasak edilmiştir. Bundan dolayıdır ki Muhammed kendisi bile, kendi öz anası Emine'yi, müslüman olarak ölmedi diye, kendisine yabancı saymış ve ona Tanrı'dan mağfiret dilemekten kaçınmıştır. Eğer "ana"lık durumu kadını şeref ve değere eriştiren ve evlatlarının mağfiretine layık kerteye yükselten bir şey olmuş olsaydı, herkesten önce Muhammed'in örnek olması ve anası Emine için dua'da bulunması gerekirdi. Oysa ki anasının adını ağzına almadıktan gayrı (ve örneğin Kur'an'da İsa'nın anası Meryem adını zikrettiği halde Emine'nin adına yer vermemiştir) ona mağfiret dilemeyi dahi çok görmüş ve "Tanrı bana anam için hayır dua etmeme izin vermedi" demiştir.

Muhammed'in kadına değer verdiği yalanlarına sarılanlar, onun ırk ve renk farkı dahi gözetmeden zenci bir kadının kabri başında namaz kıldığını söylerler ve Ebu Hüreyre'nin rivayetine dayalı şu hadisi örnek verirler: "Bir zenci kadın Mescid-(i Şerif'i) süpürürdü. (Günün birinde) vefat etti. (Muhammed) ne oldu? diye sordu. -'Bana vefatını haber vermeli değil miydiniz? (Haydin) bana kabrini gösteriniz'- buyurdu. (Ondan sonra) kabrin başına varıp namaz kıldı.(1)

Hemen belirtelim ki Muhammed'in, zenci bir kadının kabri başında namaz kılmasının nedeni, kadına değer vermiş olmasından (ya da ırk ve renk ayırımı yapmamasından) filan değildir. Kadın denilen yaratığı dinen ve aklen dun ve genellikle cehennemlik gören ve üstelik siyahileri küçük bilen bir kimsenin, ölmüş bir kadının kabri başında namaz kılmayı düşünmesi mümkün değildir. Yukarıdaki olayda zenci kadının kabri başında namaz kılması, sadece Mescid gibi yerlerde hizmet görmeyi teşvik amacına dayalıdır. Gerçekten de Buhari'nin söylediğine göre Mescid süpürmek ve temizlemek gibi hizmetler, ufak görünse bile, gelecek dünyalarda büyük mükafatlara müstahak şeyler sayılmıştır. Bunun da nedeni bu gibi hizmetlerin parasız ya da çok az bir ücretle karşılanmasını sağlamak içindir. Bu tür hizmetleri görenlerin bu şekilde taltif edilmeleri ve gelecek dünyanın mükafatlarına layık görülmeleri, elbette ki gönüllü çekmeye yeterlidir. İşte Muhammed'in yapmak istediği de bu olmuştur.

Her ne kadar bazı kaynaklar, zenci kadının vefatını Muhammed'e haber vermeyenlerin, bunu sırf zenci kadını hakir görüp onun ölümünü ihbara lüzum duymadıkları ve Muhammed'in ise namaz kılmakla zenci kadını şereflendirdiği kanısını yaratmak istemişlerse de gayretleri boşadır. Çünkü Beyhaki'nin rivayetinden anlaşılmaktadır ki vefat haberini Muhammed'e vermeyenler, bunu vefat olayının gece vakti vuku bulması ve o saatlerde Muhammed'i uyandırmak istememelerinden dolayı yapmışlardır; yoksa zenci kadını hakir gördüklerinden değil.

Öte yandan yukarıda sözü edilen hadis'in sağlamlığı da tartışma konusudur. Çünkü kabir üzerinde namaz kılmanın caiz olup olmadığı hususu bugüne kadar çözümlenmiş değildir. Ebu Hanife ve Malik, bunu tecviz etmezler. Bu nedenle Hanefi ve Maliki mezheplerinde kabir başında namaz kılmak diye bir şey yoktur. Caiz görenler ise(2) namazın ölümden sonra ne kadar zaman içerisinde kılınması gerektiği hususunda anlaşamazlar.(3)

Mal edinme konusunda kadın-erkek eşitliğini sağlar görünen hükümler bakımından da durum böyledir ve bu hükümler açısından da gerçek anlamda eşitlik diye bir şey söz konusu değildir. Örneğin Nisa Suresi'nin 7. ayetinde "ana, baba ve yakınların bıraktıklarında mü'min erkeklere ve kadınlara pay" olduğu açıklanmıştır. Aynı surenin 32. ayetinde "Erkeklere kazandıklarından bir pay, kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır" diye yazılmıştır. Oysa ki bu aynı ayetin başında "Allah'ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyi özlemeyin" (K.4 Nisa 32) şeklindeki hüküm gereğince bu alanda eşitlik gözetmemeye icazet verilmiştir; nitekim aynı Sure'nin 11. ayeti'nde de "dişinin" payının erkeğinkinin yarısı olduğu belirtilmiştir.

Yine bunun gibi "Kocaların karıları üzerinde olduğu gibi kadınların da kocaları üzerinde hakları vardır" şeklindeki hükümler örnek verilerek evlilikte karı-koca eşitliğine değinilir. Oysa ki Muhammed "Nikah kadınlar için köleliktir" şeklindeki hükümlerden tutunuz da erkeğin kadına üstün ve "seyyid" adına layık bulunduğuna, kadının ise "tabi/köle" kertesinde kılındığına ve kocasının her türlü hizmetlerini yapmakla zorunlu bulunduğuna varıncaya kadar; ya da evli kadını (sokağa çıkması, komşusu ile selamlaşması, oruç tutması ve ibadeti gibi), her işini kocasının izni ile yapmasına kadar tüm yaşamları itibariyle özgürlükten yoksun bırakan hükümlerle dolu bir düzen getirmiştir. Yerleştirdiği şeriat sistemi, "boşama hakkını münhasıran erkeğe bırakmakla kocayı karısı üzerinde insafsız bir baskı kurma olanağına kavuşturmuştur.

Öte yandan kadınların yaşamını adeta azab ve mutsuzluklar içinde tutan Şeriat emirleri, sanki kadınların yararına olmak üzere ve sanki onların çıkarları sağlansın diye düşünülmüş gibi gösterilmiştir.

Örneğin kadınların tanınmayacak şekilde örtünüp kapanmalarını ve hatta çirkin giysilerle dolaşmalarını öngören hükümlerin temelinde bu kurnaz felsefe yatar. Oysa ki asıl "neden" erkeğin ilkel kıskançlığını karşılamak ve onu rahatlatmaktır.

Kadınları, hiç tanınmayacak şekilde örtünmeye zorlayan Kur'an ayetlerinden birinde şöyle denmiştir:

"Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mü'minlerin kadınlarına, dışarı çıkarken üstlerine örtü almalarını söyle; bu onların tanınmasını ve bundan dolayı İNCİTİLMEMELERİNİ sağlar..." (33 Ahzab 59).

Görülüyor ki örtünme gereği kadını "incitilmekten" koruma nedenine dayatılmış ve bununla sanki kadın, korunmak isteniyormuş havası yaratılmıştır. Oysa ki maksat kadını korumak değil, erkeğin kıskançlığına çözüm bulmaktır. Söylemeye gerek yoktur ki bütün vatandaşlar gibi kadınların da güvence içerisinde yaşamalarını sağlamak ve incitilmelerine engel olmak Devlet'e düşen bir iştir ki bu işi Devlet, toplum düzenini sağlamaya matuf tedbirleriyle kolaylıkla yapabilir. Fakat kadını koruyacağım diye onu zindana sokmaya çalışmak, yani çarşafa tıkamak ve evden dışarı çıkarmamak, akla ve mantığa ve ahlaka sığan bir şey sayılamaz.

Verilebilecek bir diğer örnek "bakirelik" konusundadır. Bakirelik kavramı, İslam'ın dinsel kutsallıkta saydığı bir şeydir. Çünkü Muhammed "Bakire ile evlenin" diye konuşmuş ve müslüman kişiyi bakire ile evlenmeye zorlamıştır.(4) Bundan dolayıdır ki, müslüman kızının şeref ve haysiyeti "bekaretini" korumakla kaim sayılmış ve yaşam kaderi de adeta bununla çizilmiştir. Ve sanılmıştır ki "Bekaretin" namus simgesi olarak benimsenmesi, kadının çıkarlarına ve ahlakiliğe uygun bir şeydir. Oysa ki aslında "bekaretin" ne kadının çıkarlarıyla ve ne de ahlakilikle ilgisi vardır. Sadece ve sadece erkeğin mutluluğunu, huzurunu ve rahatını sağlama amacıyla ilgisi vardır. Nitekim Muhammed, müslüman erkeklere bakire kadınlarla evlenme gereğini öngörürken, bunun gerekçesini: "...Çünkü (bakire kızlar) daha tatlı dilli, dudaklıdırlar. Aldatma (ve cinsel arzularınızı erteleme) yetenekleri daha azdır. Cinsel ilişkilerde ve harcamalarda çok daha kanaatkardırlar. Cinsel organları daha eylemli ve daha çok haz vericidir" şeklinde konuşmuştur. Bakire kızların kocalarına karşı daha itaatkar olacaklarını ve daha önce başka bir erkekle evli olmadıkları için eski kocalarını düşünmeyeceklerini belirtmekten de geri kalmamıştır.(5)

Yine söylemeye gerek yoktur ki bütün bunlar erkek sınıfının çıkarları için düşünülmüş şeylerdir. Böylece "bekaret" öğesi sanki kadın bakımından meziyet ve faziletmiş gibi gösterilmek suretiyle erkeğin çıkarları teminat altına alınmak istemiştir.

Bu örnekleri çoğaltmak kolaydır. Fakat şu bir kaç örnek bile kanıtlamaya yeterlidir ki İslam'ın kadın lehine sevkeder göründüğü hükümlerin altında, esas itibariyle kadını erkeğin emrine, hizmetine ve sömürüsüne terkeden niyetler yatmaktadır. - İlhan Arsel, "Şeriat ve Kadın", 12. Baskı, 1994, s.41 vd.

Dipnotlar:

(1) Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih... c.II, s.339, Hadis no: 286

(2) Aralarında Ahmed İbn-i Hanbel, Şafii gibiler vardır.

(3) "Bir aya kadar zaman içerisinde kılınabilir" diyenler yanında "ceset çürümedikçe kılınmaz" diyenler vardır. Bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi, II, s. 399 vd.

(4) Başta Diyanet İşleri Başkanlığı olmak üzere tüm din adamları, halkımızı bu tür hükümlerle eğitirler. Örnek olarak bkz. Ali Rıza Demircan, "İslam'a Göre Cinsel Hayat", (Eymen Yayınları, İstanbul 1986, I, 114)

(5) İbid, , 114