haber etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
haber etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Nisan 2013 Cumartesi

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA







CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün, Başbakan Erdoğan’ın yazılı olarak yanıtlaması istemiyle bir soru önergesi verdi. Soru önergesi tam 40 ayrı maddeden oluştu.


Konu ise; Aleviler’in AKP hükümeti süresince yaşadıkları.


Uzun ama, önemli bir arşiv niteliğinde olan bu soru önergesini sabırla okumanız dileğiyle tam metin yayınlıyoruz:





“TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA


Aşağıdaki sorularımın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından yazılı olarak cevaplandırılmasını saygılarımla arz ederim.


Hüseyin Aygün


CHP Tunceli Milletvekili


Türkiye’de yürütme organının devlet ile iç içe geçmiş hali, nevi şahsına münhasır bir sistem oluşturarak kendisinin dışında kalan yaşam tarzlarına yönelik “çerçeveler” oluşturmakta ve “çerçevenin” içinde kimin olduğuna veya kimin “çerçevenin” dışında kalacağına karar verebilmektedir. “Nevi şahsına münhasır” olan bu sistem Türkiye’de “zorunlu din derslerinin içeriğini değiştireceğiz” diyerek üç zorunlu seçmeli din dersi daha koymayı başarmış bir yapıdır. Durum öyle bir hal aldı ki insanların Allah’a yönelişin, yakarışın ibadet olmadığına dair karar vermekte ve bununla da yetinmeyip, Allah’a yöneliş biçimini dahi tarif etme yetkisini kendisinde görür olmuştur. Fazıl Say’a verilen 10 ay hapis cezası da, tüm bu yaşanılanların “ileri demokrasi” uygulamalarının yalnızca bir sonucudur.


Ünlü piyanist Fazıl Say’ın twitter hesabında paylaştığı Ömer Hayyam’dan bir dörtlük ve "Bilmem fark ettiniz mi, nerede yavşak, magazinci, hırsız var hepsi allahçı kesiliyor" tweetini retweet ettiği için hakkında suç duyurusunda bulunulmuştur. Davayı gören İstanbul 19. Sulh Ceza Mahkemesi, 15.04.2013 tarihli kararında “dini değerleri aşağılama" gerekçesi ile Say’ı 10 ay hapis cezasına çarptırmıştır. Ancak ilgili tweet ve kendisine yapılan ağır eleştiri tweetleri incelendiğinde, düşüncelerine küfür ve hakaretle cevap verenleri retweet ettiği ve o geceki tartışmaya cevaben verilen ve cezaya konu olan tweet'i retweet ettiği anlaşılacaktır.


Bu çerçevede,


1. İçinde bulunduğumuz Nisan ayının ortasında Mersin Gazipaşa Ortaokulu'nda Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi öğretmeninin “Alevilerin elinden yemek yenmez” dediği öğrenci ve veliler tarafından iddia edilmektedir. Bir kamu görevlisi tarafından ülkedeki belli bir inanç grubuna yönelik böyle bir ifadeyi kullanıyor olmasını Başbakan olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?


2. İçinde bulunduğumuz Nisan ayının başında, Bursa Gemlik Endüstri Meslek Lisesi’nde Felsefe ve Sosyoloji dersleri veren bir öğretmenin ders anlatırken “Alevilik sapık bir mezhep. Mum söndü yapıyorlar. Hz. Ömer’i tanımıyorlar” dediği iddia edilerek hakkında suç duyurusunda bulunulmuştur. Söz konusu olayda iddia edildiği üzere failinin bir öğretmen olması dikkate alındığında belli bir inanç grubunun dini değerleri aşağılanmış olmuyor mu?


3. İçinde bulunduğumuz Nisan ayı içinde, Adana’da özellikle “Alevi vatandaşların ev ve işyerlerine cihat çağrısı yapan ve Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a destek verenlerin başının gövdesinden ayrılacağı” yönünde tehditler içeren Türkçe ve Arapça yazılı bildiriler dağıtıldığı iddia edilmiştir. Söz konusu iddialar ile ilgili açıklama yapan Adana Valisi Avni Çoş, “bildirileri dağıtanların birkaç kişi olduğunu, amacın vatandaşlar arasında huzuru bozmak olduğunu” söyledi. “Bir kaç kişi” hakkında herhangi bir işlem yapıldı mı? “Birkaç kişi” olarak ifade edilen kişiler ne zamandan beri Türkiye sınırları içinde ikamet etmektedirler? Bu kişiler tespit edilebilmiş midir? Tespit edildiler ise haklarında işlem yapılmış mıdır?


4. AKP Ankara Milletvekili Yalçın AKDOĞAN’ın, 12.04.2013 tarihinde Star gazetesinde yayınlanan köşe yazısında, bir inanç grubunun hedef gösterilmesi ve “bir kısım ülke ve odaklar” ile birlikte anılmaya çalışılmasını nasıl görüyorsunuz?


5. Şubat 2013 tarihinde AKP İç Anadolu Bölge Milletvekilleri ile gerçekleştirmiş olduğunuz toplantıda Alevilik ve Aleviler ile ilgili olarak: “Din değil. İslam içinde bir kurum olarak görünüyor. Net bir tanımı yok. Biz geçmişte Ali’yi çok sevenler olarak görürdük ama bunların Hazreti Ali ile alakaları yok yaşam tarzı olarak. Bizim yaşam tarzımıza uygun olan Türk Alevileri. Öbürleri ise tamamen farklı yerde. Cemevleri ibadethane değil. İslam’da tek ibadethane vardır, cami. Cemevleri kültür evleridir. Alevilerin sorunları Kürtlerden fazladır söylemi de doğru değil. Onların sesleri fazla çıkıyor” şeklinde kullandığınız ifadeler basına ve kamuoyuna yansıdı. Bu ifadelerden belli bir inanç grubunu: “aşağılama”, “değerlerine hakaret etme”, “yok sayma”, “rol biçme”, “ibadet yeri ve biçimini tarif etme”, “parçalı bir yapı olarak göstermeye çalışma”, “tehdit etme”, “etnik gruplara ayırmaya çalışma” vb. kategoriler içinde değerlendirmelerin Başbakanlık makamının görev ve sorumlulukları arasında yer aldığını düşünüyor musunuz?


6. Mart 2012’de, Mahkeme’nin Sivas Katliamı davasında "zamanaşımı" kararı vermesi sonrasında yapmış olduğunuz açıklamada “'Milletimiz için, ülkemiz için hayırlı olsun” dediniz. Verilen bu kararın “hayırlı” olduğunu düşünüyor musunuz?


7. Mart 2012’de Almanya seyahatinizi protesto eden gruplara yönelik olarak “Almanya’da PKK ve Ermeni örgütleriyle birlikte, yalnız bunun da altını çiziyorum, isminin başında Alevi sıfatı olan bazı dernek ve federasyonlar işte o gösteriyi birlikte organize ettiler” dediniz. “İsminin başında Alevi sıfatı olan bazı dernek ve federasyonlar” hangi kuruluşlardır?


8. Mayıs 2012’de, Malatya’da Mustafa Kemal Atatürk İlköğretim Okulu’nda Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni Hasan Hüseyin Çeloğlu’nun Alevilikle ilgili verdiği ödevi, bir ilköğretim öğrencisi Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Malatya Şubesi’nden kaynak alarak hazırladı. Öğrencinin hazırladığı ödeve sert tepki gösteren öğretmen, “İnternet sitesinden böyle sapık sapık şeyleri indirip getiriyorsunuz” şeklinde ifadeler kullandığı iddia edildi. Bu ifadelerden ötürü öğretmene herhangi bir yaptırım uygulanmış mıdır?


9. Mayıs 2012’de partinizin Adana İl Kongresi’nde yapmış olduğunuz konuşmada “Ben dört tane kırmızı çizgimizin olduğunu söyledim. Neydi o dört temel çizgi? Tek millet, tek bayrak, tek din ve tek devlet.” Tek din olarak ifade ettiğiniz hangi dindir?


10. Malatya ili Doğanşehir İlçesi’ne bağlı Sürgü Beldesi’nde 26 Temmuz 2012 Cuma günü gece saat 01.30 sıralarında Ramazan dolayısıyla Evli ailesinin linç edilmeye kalkışılması; daha sonra Evli ailesine yönelik tehdit, baskı, tecrit, tahammülsüzlük ve toplumsal baskı devam etmiştir. Devamında duruşmada faillerin ifadeleri “sehven silindi.” Sonrasında Failler hakkında herhangi bir işlem yapıldı mı? Yoksa yine suçlu olarak mağdur olan Evli ailesi mi “işaret” edildi?


11. Ağustos 2012 tarihinde katılmış olduğunuz bir TV programında Karacaahmet Mezarlığı yanındaki Cemevi ile ilgili olarak “O cemevi bir ucube olarak yapıldı orada. Hala kaçaktır. Ruhsatı yoktur. Karacaahmet Türbesi’nin yanında ucube olarak durur” dediniz. Bu ifadelerinizde bir inanç grubunun ibadet mekânını açık bir şekilde “aşağıladığınızı, hakaret” ettiğinizi düşünüyor musunuz? Bu nedenle aleyhinize dava açılmış mıdır?


12. Eylül 2012’de Manisa İli Merkezinde sarıklı ve cüppeli 5 kişi Alevilerin yoğunluklu olarak yaşadığı mahallelerde kapıları çalıp Alevileri camiye davet ettikleri basına ve kamuoyuna yansıdı. Bu davet kimin adına ve hangi yetki ile yapıldı? Daveti yapan beş kişi hakkında herhangi bir işlem yapıldı mı? Türkiye’de son 10 yılda buna benzer kaç olay olmuştur?


13. Eylül 2012’de, Ankara Altındağ ilçesinde bulunan Battalgazi İlköğretim Okulu’nun İmam Hatibe dönüştürülmesine karşı çıkan velilerin yapmış oldukları basın açıklaması sonrasında Yılmaz ailesinin ev ve işyerine pompalı tüfekle ateş açılmıştır. Ateş açan şahıslar tespit edilmiş midir? Yaşanılan bu olayı kendi çocuklarının temel hak ve özgürlüklerini korumaya çalışan aileye yönelik tehdit olduğunu düşünüyor musunuz?


14. Ekim 2012’de, Adana Yüreğir’de bir Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni derste “Aleviler abdestsizdir, yemekleri yenilmez” şeklinde ifadeler kullanması üzerine, Alevi derneklerinin tepkisi sonrasında İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü “Gereğini yapacağız” demiştir. “Gereği yapıldı” mı? Hangi işlem yapılmıştır?


15. Kasım 2012’de Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Erzincan Şubesi’nin Matem Orucu nedeniyle kitap satışı gerçekleştirmek üzere açtığı çadıra saldırı yapılmıştır. Erzincan Dörtyol’da açılan çadıra yapılan saldırıda derneğin pankart ve flamaları yakılmıştır. Yaşanılan bu olayda bir toplumun kutsal değerlerine açık bir şekilde saldırı yok mudur? Saldıranlar hakkında bir işlem yapılmış mıdır?


16. 2012 Aralık ayında Alevi Bektaşi Federasyonu’nun, 19-24 Aralık 1978 tarihlerinde resmi rakamlara göre 110 insanın katledildiği Maraş katliamıyla ilgili düzenlemek istediği anmaya Maraş Valiliği izin vermedi. Polis, anmaya gelenlere gazlı ve tazyikli su ile saldırdı ve 3 kişi yaralandı. Yaşan bu olayda bir inanç grubuna yönelik olarak saldırı yok mudur? Polis ve güvenlik kuvvetleri hakkında herhangi bir işlem yapılmış mıdır?


17. Aralık 2012’de, basına ve kamuoyuna yansıyan bilgilere göre nüfus cüzdanındaki din hanesine ‘Alevi’ yazılması istemiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) açtığı davayı 3 yıl önce kazanan 51 yaşındaki Sinan Işık’ın kimliği aradan geçen süreye rağmen değiştirilmemiştir. Bu durum bir inanç grubunun adının dahi resmi makamlarda geçmesinin uygun görülmediği anlamına gelmiyor mu? Neden kimlikteki değişiklik halen gerçekleşmemiştir?


18. 2012 yılı içerinde Türkiye’nin çeşitli illerinde Alevi evlerinin işaretlenmesi ile ilgili olarak dönemin İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin yaptığı açıklamada Alevi evlerinin işaretlenmesini çocukların yaptığını iddia ederek “‘Counter Strike’ isimli bilgisayar oyunundan etkilenerek yapmışlar” demiştir. Devlet ve ilgili kurumlarının öncelikli görev ve sorumluluğu meydana gelen bu olayların aydınlatılması ve kamuoyunu ikna edecek bir politika izlemesidir. Bunun yerine “suçlu” olarak çocukların işaret edilmesi onları yetişkinler gibi davranmaya zorlamak olmuyor mu?


19. Sivas’ta 2 Temmuz 1993 günü meydana gelen olaylarda 35 kişinin yakılarak öldürüldüğü Madımak Oteli yenilenerek Bilim ve Kültür Merkezi olarak düzenlenmiştir. Kültür Merkezinin girişinde katliamda hayatını kaybedenler ile katliamı yapanlar arasından iki ismin de yer almasını ne kadar adil buluyorsunuz?


20. 2011 ve 2012’de Sivas Valiliği, Madımak Oteli’nde yakılarak katledilen insanları anmak üzere miting yapılmasına izin vermemiştir. Katliamın 18. ve 19. yıldönümünde valilik, eski otel binası önünde anma programı yapılmasına yasak getirmiştir. Katliam sonucu hayatlarını kaybeden insanları anmaya “yasak” getirmenin meşru kaynağı ya da dayanağı nedir? Neden Aleviler için büyük önem taşıyan anmalar genelde yasaklanmaktadır?


21. 10. sınıf Türk Edebiyatı ders kitabında Kaygusuz Abdal’ın “Nefes” şiirindeki Alevi inancına ait kavramların yer aldığı dizelerin de sansürlendiği ortaya çıkmıştır. Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı yazarlar komisyonu tarafından 10. sınıflar için hazırlanan Türk Edebiyatı ders kitabında, “Matem ayı”, “Zülfikar”, “Ali”, “Hû” kavramlarının yer aldığı dörtlükler makaslanmıştır. Bu sansür ve makaslanmaya yönelik olarak herhangi bir işlem yapılmış mıdır? Kaygusuz Abdal’ın nefesleri neden Milli Eğitim yazarlar komisyonunu kaygılandırmış olabilir?


22. 21. Yüzyıl’da liselerde okutulan Türk Edebiyatı ders kitaplarından Koca Yunus’un "Cennet cennet dedikleri, birkaç köşkle birkaç huri, isteyene ver onları, bana seni gerek seni" dörtlüğünün çıkartılıp sansür uygulanması ile 16. yüzyılda aynı dörtlük ile ilgili fetva çıkarılması arasında bir bağıntı olduğunu düşünüyor musunuz? Koca Yunus’u sansürleyen komisyon hakkında adli ya da idari yönde herhangi bir soruşturma başlatılmış mıdır?


23. Referandum mitingleri sırasında 17 Ağustos 2010 tarihinde Çorum’daki konuşmanızda: “Çorum’un yetiştirdiği Şeyhülislam Ebussuud Efendiyle gurur duyuyoruz” dediğiniz ve diğer yandan Koca Yunus’un “Yaradılanı severiz yaratandan ötürü” ifadesini sıkça kullanmaktasınız. Hem Koca Yunus’u sevmek hem de Koca Yunus hakkında fetva çıkaran bir zat ile “gurur duymak” arasında bir tezatlık yok mudur?


24. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın desteğiyle hazırlanan İslam Ansiklopedisi’nin 10. cildinde, Kanuni Sultan Süleyman ve II. Selim döneminde Şeyhülislamlık yapan Ebusuud’un, “Kızılbaşların katlinin helal olduğu, Kızılbaş katledenin gazi olacağı, Kızılbaşlarca öldürülenlerin şehit sayılacağı, Kızılbaşların mallarının ve ırzlarının helal olduğu” biçiminde fetvalar veren bir şahsa yönelik olarak övgülerin yer almasını doğru buluyor musunuz? Diyanet neden böyle bir duruma onay vermiş olabilir?


25. Kenan Evren’in resmi arşivinde tutulan mektupta, 12 Eylül döneminin Emniyet Genel Müdürü Refet Küçüktiryaki’nin, “Yavuz Sultan Selim’den sonra en büyük Alevi Kızılbaş düşmanıyım”, “Malatya il merkezindeki 40 bin Alevi’ye kan kusturdum”, “Türkiye’de ilk defa resmi olarak Alevi soykırımını devlet adına başlatan benim” ifadeleri yer almaktadır. Söz konusu ifadeler bir kamu görevlisi tarafından kullanıldığı anlaşılmaktadır. Bu sözlerde açık bir şekilde belli bir inanç grubuna yönelik olarak kin ve nefret duyguları beslenilmiyor mu? Bu konuda neden ‘yargıyı’ göreve davet etmediniz?


26. Nisan 2011’de İstanbul’da Beykoz’da yapmış olduğunuz konuşmada “Bakın biz 81 vilayetten 80’inden milletvekili çıkarıyoruz. Bir tek vekil çıkartmadığımız il Tunceli, o da malum sebeplerden dolayı” dediniz. “Malum sebep” olarak belirtiğiniz nedir?


27. Nisan 2011’de, AKP Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı İ. Melih Gökçek twitter’da, “İskender Çolak’ın CHP’li ve alevi olduğunu bildiğim halde nikâhını kıydım” demiştir. Bu ifade bir insanı inancından dolayı “aşağılandığını”, “dışlandığını”, “ötekileştirdiğini” düşünüyor musunuz? Nikahlar parti ve inançlara göre mi kıyılıyor?


28. Mart 2011 tarihinde, Tüzüğünde “Cemevi ibadethanedir” maddesine yer verdiği için Çankaya Cemevi Yaptırma Derneği’nin kapatılması amacıyla açılan davada mütalaasını sunan Savcı Ali Özdemir, Aleviliğin bir din, cemevinin de ibadethane olmadığını belirterek, “Bu davada kamu yararı yoktur. Kamuoyunu kaosa sürükleme çabası görülmektedir” dedi. “Kamuoyunu kaosa sürükleme çabası” olarak işaret edilen ya da belirtilen deliller nelerdir? Bir toplumun ibadetlerini yerine getirdiği mekân ile ilgili “Cemevi ibadethane olmadığı” yönünde mütalaa hazırlama meşruiyetini hangi kanunlardan almaktadır? Bir savcının inanç yerlerini tarif etme yetkisi var mıdır?


29. Temmuz 2011’de, Malatya’da bulunan Hacı Bektaş Veli Kültür Merkezi Vakfı’nın, Sosyal Destek Programı (SODES) kapsamında düzenlediği saz kursu ile ilgili afişler, kimliği belirsiz kişi ya da kişiler tarafından kesilerek indirilmiştir. “Kimliği belirsiz kişi ya da kişiler” tespit edilmiş midir? Haklarında herhangi bir işlem yapılmış mıdır?


30. Ağustos 2011’de, İzmir İl Genel Meclisi, cemevlerinin bakım, onarım, elektrik, su, atık su gibi ihtiyaçlarının karşılanması konusunda karar almıştır. Ancak İzmir Valisi M. Cahit Kıraç, “cemevlerinin ihtiyaçlarının karşılanması konusunun İl Genel Meclisi’nin değil, TBMM’nin işi olduğunu” söylemiştir. Eğer bu sorun TBMM’nin işi ise TBMM bu konuda neden inisiyatif almamaktadır? TBMM’nin inisiyatif almaması kendi varlığının meşruiyetini sorgulanır hale getirmez mi? 2002-2013 tarihleri arasında kaç İl Genel Meclisi karar aldığı halde Valilik veya İçişleri Bakanlığı’ndan onay çıkmamıştır?


31. Kandıra 1 No’lu F Tipi Cezaevi’nde kalan Bülent Özdemir 13 Nisan 2011 tarihinde, inançları gereği bir ‘Dede’ ile görüşmek üzere başvurmuş ancak yanıt verilmemiştir. Özdemir, aynı öneriyi 30 Nisan 2011’de de tekrarlamış, bunun üzerine “Alevi dedesinin bir resmiyeti olmadığından kaymakamlık görevlendirme yapamıyor” denilmiştir. Bu gerekçede ‘resmiyet’ olarak nitelendirilen nedir? Eğer talep edilen kriter resmiyet ise Dede resmen T.C. yurttaşı değil midir?


32. 04.05.2011 tarihinde, Amasya’da yapmış olduğunuz konuşmada “Eğer Alevilik Hazreti Ali KeremallahüVeche’yi sevmekse, ben Alevilerden daha çok Aleviyim. Ama bunların yaşamında Hazreti Ali var mı? Hazreti Ali gibi yaşamak var mı? Yok. Hazreti Ali nerede, bunlar nerede.” “Bunlar” diyerek kastettikleriniz kimlerdir? Hz. Ali’nin kimin yaşamında olduğunu biliyor musunuz?


33. 29.08.2010 tarihinde Ankara Sincan’da yapmış olduğunuz konuşmada “Artık dedelerden talimat alarak atama yapma dönemi bitiyor” dediğiniz bilinmektedir. “Dedeler” olarak ifade ettikleriniz kimlerdir? “Dedelerden” talimat alan kimdir? Hangi kurumlarda çalışmaktadırlar?


34. 14.10.2010 tarihinde Devlet Bakanı Faruk Çelik yapmış olduğu konuşmada “Çözüme odaklandık, gerçekleştireceğiz. İşin edebiyatı yüzlerce yıl yapılmıştır, ama çözümü konusunda bu ciddiyette, bu ölçekte masanın etrafında hiç oturulmamıştır. Bunun kıymetinin bilinmesini defalarca ifade ettim. Kimseye bir adım yakın değiliz, kimseye bir adım uzak değiliz” dedi. “Odaklanılan çözüm” gerçekleşti mi?


35. İstanbul Müftüsü Prof. Dr. Mustafa Çağırıcı 21.09.2009’da yapmış olduğu açıklamada “Cemevlerinin ibadethane sıfatıyla açılması dinen mümkün görülmemektedir. Ancak kültürel bir kurum olarak açılıp açılmayacağı ilgililerin takdirine kalmıştır” demiştir. “Cemevlerinin ibadethane sıfatıyla açılması” hangi dine göre mümkün değildir? Aynı beyanda “ilgililer” olarak tarif edilen kişiler kimlerdir?


36. 23.09.2009 tarihinde Alevi ÇalıştaylarıModeratörü Necdet Subaşı “Biz Alevilerin gerçekte ne istediklerini, bu isteklerin gerçekleştirilmesi için nelere ihtiyaç olduğunu, bu konuda ne yapabileceğimizi öğrenmeye çalışıyoruz” dedi. Sorun Alevilerin ne istedikleri dile getirmeleri mi yoksa Alevilerin temel hakkı olmasına rağmen nelerin verilmek istenmediği midir?


37. 26.06.2008 tarihinde Başbakan Yardımcısı Nazım Ekren yapmış olduğu açıklamada “Bütün Müslümanların ortak ibadet yeri camidir. İslam tarihinin hiçbir döneminde kendisini İslam içinde görüp de camiye alternatif başka bir ibadethane kuran mezhep ve tarikat olmamıştır. Yine İslam tarihinde, tasavvufi adap ve erkânın yürütüldüğü mekânlar hiçbir zaman caminin alternatifi bir ibadethane olarak algılanmamış ve isimlendirilmemiştir” dedi. Cemevlerinin camilerin alternatifi olduğunu düşünüyor musunuz?


38. AKP Grup Başkan Vekili Nihat Ergün 04.12.2008’de Reuters’e vermiş olduğu demeçte “Din dersleri bireysel talepler temelinde olmalı. Eğer Aleviler Alevi inanışını okullarda öğrenmek istiyorlarsa, biz bunun yolunu açabiliriz. [...] Bu sorunlar [‘Alevi Sorunu’] üzerinde çalışıyoruz ve ön yargısız, içten bir çaba göstermek istiyoruz. Bu sorunun tarihsel kökenleri var. 1000 yıl öncesine kadar gidiyor ve çok karmaşık” şeklinde beyanda bulunmuştur. Aileler kendi çocuklarının ZDD’den muaf kalınması için yapmış oldukları başvurular olumlu bir şekilde sonuçlanıyor mu? Yoksa yapılan başvurular “bireysel talep” olarak değerlendirmeye alınmıyor mu?


39. Egemen Bağış 17.07.2007 tarihinde yapmış olduğu açıklamada “AKP Aleviler’i hiç aldatmadı. AKP tutmayacağı sözü hiçbir zaman vermedi” dedi. AKP’nin düzenlemiş olduğu Alevi Çalıştayları, “Alevi Açılımı” süresinde verdikleri hangi sözler tutulmuştur?


40. AKP Denizli Bekili ilçe Başkanı Mustafa Kırlı 24.01.2005 yılında yapmış olduğu bir açıklamada “Kooperatifi’nin ürettiği şaraplara Hazreti Ali’nin Zülfikarı’nın adı ‘Zülfikar’ı veren, ardından Alevi vatandaşları kastederek“Bu tipler, bu yapıdakiinsanlar, Müslümanlığı zayıf yaşayan kişiler olduğu için şarap müptelası insanlardır” demiştir. “Zayıf yaşanılan Müslümanlık” ile şarap arasında nasıl bir ilişki vardır?”


Odatv.com

24 Mart 2013 Pazar

BİR TÜRK OLARAK KÜRTLERE SORUYORUM

MİTçi Hakan Fidan'ı kastediyor.
BİR TÜRK OLARAK KÜRTLERE SORUYORUM

Bir TÜRK olarak Kürtlere soruyorum; ''Kürtler bu ülkeye ne vermiştir ?'' Kürtlerin, Türkiye'ye bugüne kadar ne katkıları olmuştur? Sosyal, bilimsel ve sanatsal anlamda yaşamımıza neler katmışlardır? Kendilerini etnik kökenlerini ön plana çıkararak tanımlayan ve kendilerine verilmiş en büyük hak olan ''BU GÜZEL ÜLKENİN, TÜRKİYE'NİN VATANDAŞI OLMAK HAKKINI'' bir kenara iterek, etnik köken üzerinden ırkçılık yapmayı tercih eden bu kitle, bu ülkeye ne vermiştir ve bu sapkın anlayışla ne verebilir?

Kürtlere soruyorum; neden terör sizde, beşik kertmesi sizde, kız çocuklarını başlık parası âdetiyle adeta bir eşya gibi alıp-satmak âdeti sizde, her türlü yasadışı işin altından çoğunlukla Kürtler çıkmakta, kapkaç sizde, gasp sizde, ''NAMUS CİNAYETLERİ'' sizde, kaçakçılık sizde, uyuştur ucu ticareti sizde, bu ülkenin vatandaşı olmayı sindirememek hastalığı sizde, vur-kır-gasp et anlayışı sizde, ÖZELEŞTİRİ yapmamak sizde, nedensiz aşağılık kompleksi sizde, başına kuş pislese devleti ve diğer insanları suçlamak sizde, her şeyi devletten beklemek sizde, asimile edildiği yalanını söyleyip, 21. yüzyıl Türkiyesi'nde tek kelime Türkçe bilmeyen milyonlarca insan sizde, emperyalist devletlerin size sahte bir mazi yapıştırması neticesinde Anadolu'da hiçbir zaman var olmayan, sözde gasp edilmiş hayali bir anavatanınız olduğu yalanını yaymak yine sizde.

Bu ülkeye hiçbir şey vermeden, kaba kuvvet ve Vandalizmle, terör ile toprak gasp etmeye çalışma ahlaksızlığı sizde, diyalogu ve insani ilişkileri es geçip, yakıp yıkarak bu ülkeyi bölmeye çalışmak sizde, Avrupa'ya gidip Türkiye Cumhuriyeti ve onun şanlı ordusu Türk Silahlı Kuvvetleri hakkında her türlü asılsız yalanları söylemek, bana işkence yaptılar, baskı yaptılar, dilimizi konuşamıyoruz, fırsat eşitliği yok gibi mesnetsiz yalanları söyleyerek siyasi mülteci statüsüyle o Avrupa ülkelerine kapağı atmak, bir parazit gibi yaşayıp oralarda da suç işlemek sizde, sizlerde....

Avrupa'da Türkiye'yi şikâyet etmek söz konusu olunca ''ben Kürdüm'' demek, ama cebinde Türkiye Cumhuriyeti kimliği ile Avrupa ülkelerinden herhangi birinde suçüstü yakalandığınızda ''ben Türküm'' demek üçkâğıtçılığı sizde, çapulcu terör örgütüne her türlü desteği verip, demokrasi ve insan haklarından bahsetmek, ''şiddeti kınıyorum'' demek sizde, bu yalanları söyleyip bizleri de enayi zannedip, aptal yerine koymaya çalışmak terbiyesizliği ve alçaklığı sizde, bu ülkede yaşayan onlarca farklı etnik kökenden milyonlarca insan, etnik kökenleriyle ilgili en ufak bir sıkıntı çekmezken, özgürce siyaset yapabilirken, milletvekili ve hatta Başbakan bile olabilirken, verdiğimiz Kurtuluş Savaşı mücadelesi sonucu elde edilmiş Cumhuriyetimizin kazanımlarını içlerine sindiremeyen sömürgeci, etnik soykırımcı, emperyalist devletlerin maşası ve tetikçisi olmak düzenbazlığı NEDEN hep sizde? Lütfen bu sorulara yanıt verin, tabii verebilirseniz. ..

Bu memlekete bugüne kadar ne verdiniz de, ne istiyorsunuz? Eğitim diyorsunuz; öğretmen öldüren terör örgütünün katillerini ve elebaşını lider, siyasi irade kabul ediyorsunuz. Dilimizi konuşamıyoruz diyorsunuz; o halde bugüne kadar Türkiye'nin çeşitli kentlerinde açılmış ''Kürtçe Kursları'' sözde dil öğrenmeye susamış sizlerin ilgisizliği sonucunda neden kapandı? Siyasi platformda temsil hakkı diyorsunuz; siyasetinizi etnik ırkçılığa ve bölücülüğe dayalı söylemler, eylemler ve politikalar üzerine kuruyorsunuz. Yarattığınız terörden 30 bin insan can veriyor....

En ufak bir özeleştiri, en ufak bir günah çıkarma yapmıyorsunuz. Sizlerin canı can da, bu ülkeyi ve içinde yaşayan masum insanları terörden korumak için hayatını hiçe sayıp şehit olan ana kuzularının, evlatlarımızın canı patlıcan mı? İstanbul ' da sokaktaki vatandaşlara saldırmak, Molotof kokteyli atmak, otobüs yakmak, polise ve sade vatandaşlara, kadınlara, ufacık çocuklara ''kaldırım taşları'' atıp kafalarını yarmak neyin protestosu? Hangi köhne düşüncenin, hangi barbar anlayışın dışavurumu? Bugüne kadar hangi ''Kürt kökenli'' Türk vatandaşına; hop! Sen Kürtsün şu şehre giremezsin, şu işi yapamazsın, şu mesleği icra edemezsin denmiş veya denmekte? Bu ülkenin en çok para kazanan insanları çoğunlukla Kürt kökenli şarkıcılar, eğlence yeri sahipleri, işadamları, ticaret erbabı, turistik otel sahipleri, eğlence dünyasında; tv'de, gazinolarda iş yapan isimler (İbrahim Tatlıses, Özcan Deniz, Ceylan, Yılmaz Erdoğan vs.) değil mi? Hani ne oldu ''fırsat eşitsizliği yalanınıza?'' İşin doğrusu, sizin sorununuz bu ülkeyi terör ile, vurarak, kırarak bölmek! Bir oldu-bitti yaratarak bu güzelim memleketi parçalamaktır. Bu kadar basit.

Şu çıplak gerçeği artık ilkokula giden küçücük çocuklar bile anlayabilmektedirler. ''KÜRT'' kökenli vatandaşlarımız, eğer bunca kan ve gözyaşı dökülmesine sebep olan bu BÖLÜCÜ IRKÇI TERÖRİSTLERİ hala destekliyorlarsa, KUSURU DEVLETTE DEĞİL, KENDİLERİNDE ARAMALIDIRLAR! Meydanlarda eller hep zafer işareti, ellerde 30 bin insanımızın katili kanlı terör örgütü PKK'nın afişleri, terörist başı Apo'nun posterleri, yakarız-yıkarız tehditleri ve herkesin malumu ülkemizdeki büyük kentlerde meydana gelen şu terör olayları...

Çapulcu terör örgütünün hazırladığı ''Şemdinli fiyaskosundan'' sonra, ellerine para vererek sokaklara salıp polisimize, güvenlik güçlerimize, halkımıza taş ve Molotof kokteyli attırdığı küçücük çocuklar... Çocuğunu terör örgütünün militan olarak kullanmasına müsaade ediyorsan, bu kaos ve terör yöntemlerinden medet umuyorsan ve bu yolla bu ülkeyi böleriz, sözde ülkemizi de kurarız diye düşünüyorsan, canın yandığında veya meydanlara saldığın, yak-yık-kır-dök evladım dediğin çocuğunu kendi ellerinle ateşe attığında da bunu devlete fatura edemezsin. Hak isteyen, hukuk isteyen önce bu ülkenin bütünlüğüne, bu ülkenin insanlarına, toplum kurallarına SAYGI gösterecek. Ülkesine katkıda bulunacak. İNSAN gibi davranacak, yakmayacak, yıkmayacak.

Kısacası; TERÖRİST ile arasındaki farkı yine bizzat KENDİSİ ortaya koyacak. Bu ülkenin güzel insanlarını kendisine inandıracak. Kürt toplumu yüzyıllardır kendisini sömüren, geri bıraktıran, kulun kula kulluk ettiği ''FEODAL DÜZEN'' denen ilkel sistemden ne zaman vazgeçecek? Ne zaman HANIM FERTLERİNE gereken ''ÖZGÜRLÜĞÜ'' teslim edecek? Ve neden ülkede en yüksek kadın intiharları Batman'da? Neden aile içi şiddet sorununda ve TÖRE CİNAYETİ denen illette ekseriyetle Kürt kökenli insanların yaşadığı iller de başı çekmekte?

Büyük şehirlerde kapkaç ve bu tür illegal suçları işleyip, elde edilen yasadışı geliri Terör örgütüne aktarma suçu neden hep Kürt kökenli çocuk v e gençlerde görülmekte? Neden, neden, neden? Kürdüm diyen sizler, acaba bu KUSURLARINIZI hallettiniz mi ki, TÜRKLERİ pervahsızca eleştiriyorsunuz? Size yer, yaşam hakkı, hak-hukuk vermekten başka ne yapmış bu ülkenin vatandaşları?

Gazeteci HAKAN ÇELİK (posta)

21 Mart 2013 Perşembe

Ve F.Bahçe medyaya sarıldı


Ve F.Bahçe medyaya sarıldı

İşte Sporx.com farkıyla, davetlilerini bile şaşırtan hatta "Kamera şakası mı bu?” dedirten, 1907 çatısı altında gerçekleşen "gizemli” F.Bahçe - medya buluşmasında yaşananlar…

SPORX ÖZEL – 3 Temmuz şike sürecinden bu yana medya ile arasında adeta fırtınalar kopan F.Bahçe sonunda medya konusunda tarihi bir adım attı.
Başkan Aziz Yıldırım ve yönetim kurulunun bilgisi dahilinde gerçekleşen "off the record” yemekte Ali Koç'un, 1907 Derneği'nin çatısı altında sarı-lacivertli camia tarafından özellikle 3 Temmuz sürecinde zaman zaman "F.Bahçe düşmanı!” olarak görülen (!) medya mensuplarıyla bir araya geldiği ortayı çıktı…

Taraflar yaklaşık 3 saat süren bu "gizemli" toplantı "Burada konuşulan burada kalsın" sözüyle sözüyle noktalanırken bazı isimlerin daveti kamera şakası sandığını dile getirmesi bu buluşmanın ne denli enteresan olduğunu özetlemiş oldu.
Ve Sporx.com "off the record" olduği için yaklaşık bir haftadır gizli kalan bu gizemli yemeğin detaylarına ulaştı.
İşte yemekte öne çıkanlar ve yaşananlar…
F.Bahçe yönetiminin bilgisi dahilinde 1907 derneğinde gerçekleşen davet Ali Koç'un "Yönetimdeki arkadaşlarla oturup konuştuk. Sizlerle bir araya gelip fikir alışverişi yapmaya karar verdik” sözleriyle start alırken, gazete spor müdürlerinin yer aldığı gecede dikkat çeken isimler özellikle sarı-lacivertli kulüple 3 Temmuz sürecinde ciddi derecede gerginlik yaşayan Serhat Ulueren, Halil Özer ve Serdar Ali Çelikler oldu…

Yemeğe katılan bir çok isim için şaşırtıcı gelen bu davette en dikkat çekici konu ise 3 Temmuz sürecindeki yayınlarıyla F.Bahçelileri bir hayli kızdıran dahası, bu süreçte Ali Koç'un kendisiyle ilgili söylediklerinden dolayı hakkında dava açtığı Serhat Ulueren'in de geceye katılması oldu. Hatta Ulueren de bu şaşkınlığını, "İnanın bu davet geldiğinde kamera şakası yapıldığını sandım. Daha sonra araştırdığımda doğru olduğunu öğrendim çok şaşırdım” sözleriyle dile getirdi.
Koç, dava açmasına sebep olan konuyla ilgili olarak da, "Serhat çıkıp televizyon ekranlardan benim seni işten kovdurttuğumu işe aldırtmadığımı söylüyorsun. Bunlar yalan. Böyle bir şey yok. İnanıyorum ki aramızda bundan sonra güzel ilişkiler, dostluklar olacak” dedi.

Ali Koç'un yanı sıra 1907 Derneği'nin önde gelen isimlerinin de katıldığı gecede en çok ilgi ve alakayı Telegol programının yapımcısı Serhat Ulueren'in görmesi dikkat çekti. 1907 Derneği yöneticilerinden birinin "Peki Serhat bey bu Telegol'ün Fenerbahçe düşmanlığı nerden geliyor?” sorusuna Ulueren'in "Bizim böyle bir ön yargımız yok. Ama Erman hocanın durumu malum. Kendisinin Aziz Yıldırım tarafından Lig TV'den attırıldığını düşünüyor. Gökmen abi (Özdenak) zaten G.Saraylı. Ziya abi (Şengül) de geçmişten Aziz beye kızının nikahıyla ilgili bir kırgınlığı var. Onun dışında genel bir kırgınlığı kızgınlığı hüsumeti asla yok. Valla Kaya da (Çilingiroğlu) böyle değildi ama bizim programın havasından mı suyundan mı bilmiyorum hepsinden daha Fener karşıtı gözüküyor (gülüyor). Tabii işin esprisi. Bizim program olarak Fener'e karşı bir önyargımız asla yok” cevabını verdi.
Koç'un bir taraftan "3 Temmuz sürecinde medya niye bize böyle davrandı?” sorusunun cevabını aradığı diğer taraftan "Artık aramızdaki bu kavgayı bitirip sarılalım dost olalım” daveti yaptığı bu yemekte dikkat çeken bir başka isim de 3 Temmuz sürecindeki yayınları ve özellikle Aziz Yıldırım'ın Metris resmini yayınlamasından dolayı muhabirleri idmanlara ve stada alınmayan Habürtürk Gazetesi'nin spor müdürü Halil Özer ve başkan Aziz Yıldırım'ın son NTV programında hedef aldığı spor yazarı Serdar Ali Çelikler oldu. Özer'in resim konusunu gündeme getirdiği ve yayınlarını savunduğu yemekte Ali Koç'un hemen yanı başında o gecesi "I love you Koç” tweeti atan Vatan spor müdürü İbrahim Seten otururken, gecenin en çok konuşan isimi ise Hürriyet spor müdürü Mehmet Arslan oldu.
Elbette gecenin en çarpıcı görüntüsü Ulueren'in davalık olduğu Ali Koç ve 1907 yöneticileriyle arasındaki samimi sohbet olurken, taraftar kısa bir zaman için de F.Bahçe Başkanı olmasa bile yönetim kurulundan bazı isimlerin katılacağı ikinci bir yemek organizasyonu konusunda fikir birliğine vardı. Şimdi asıl merak konusu, Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım'ın iki hafta içerisinde gerçekleşcek olan buluşmaya katılıp katılmayacağı...

HABER: Tahir KUM

15 Mart 2013 Cuma

AKP'nin IMF’ye Borç Verme Hikayesi





Cumhuriyet Gazetesi yazarı Mustafa Sönmez, son günlerde manşetleri süsleyen IMF’ye 5 milyar dolar borç verme haberlerinin perde arkasını yazdı.

Sönmez köşesinde şunları söyledi:

“Nedir IMF’ye Türkiye’nin borç verme efsanesinin(!) aslı astarı? Yağdanlık devlet kurumu Anadolu Ajansı’ndan bütün medyaya servis edilen haberin gerçeği şu: Küresel kriz ile birlikte ihtiyaç duyan ülkelere müdahale imkânını arttırmak isteyen, bunun için de kaynaklarını çoğaltmak isteyen IMF, kendisine üye olan 188 ülkenin 37’sinden, ihtiyaç duyması halinde, kredi sözü aldı. Bu 37 ülke 456 milyar dolar kredi taahhüdünde bulundu. Ne demek taahhüt? IMF, ihtiyaç duyduğunda bu ülkelerden, söz verdikleri krediyi faizine mukabil alabilecek. Hangi ülke, ne taahhüt etti? Başta belirtelim; büyük cari açık veren ABD’den tık çıkmadı. Listede ABD yok. Buna karşılık, öncelikle krizden daha az etkilenen ve cari fazlası olan ülkeler taahhütte bulundular. Japonya 60, Almanya 55, Çin 43 milyar dolar borç verebilirim, dedi. Cari fazla vermese de Fransa, 42 milyar dolar taahhütte bulundu. İşin tuhafı, krizden fena halde kıvrananlar “Damdan düşenin halinden damdan düşen anlar” misali ciddi miktarda taahhütte bulundular. İtalya 31, İspanya 19 milyar dolar verebilirim, dedi. Şimdi bu toplamı 456 milyar doları bulan taahhüdün içinde Türkiye de yüzde 1’e yakın, 5 milyar dolar verebileceğini açıkladı. Ortada verilmiş bir borç yok, sadece ihtiyaç duyulur, kapım çalınırsa ben de 5 milyar dolar kredi verebilirim, sözü var. Olay bundan ibaret. Oluşturulmuş bu havuzun toplamında yüzde 1’i ancak bulan Türkiye taahhüdünü, bir “başarı öyküsü” haline de ancak necip Türk medyası ve yağdanlık iş dünyası getirebilirdi, getirdi de.

***

Çarpıtan çarpıtana. Borç vermek-almak deyince, sadece IMF diye bir kurum varmış gibi, bir zamanlar borç alırdık, şimdi veriyoruz, türü gerçeklikle hiç ilgisi olmayan süfli şişinmeler, Türkiye’nin gerçek borç kamburunu kamuflaja çabalayan devekuşu zavallılıkları var ortada…

Türkiye’nin IMF’ye kalan borcu, 4 milyar dolar küsur ama TC devleti, IMF’ye değilse de Dünya Bankası’na, başka uluslararası kuruluşlara 30 milyar dolar borçlu. Bunun üstüne özel bankalara olan kamu borçlarını koyun, eder 40 milyar dolar. Bunun üstüne tahville yapılmış 50 milyar dolarlık devlet borcunu koyun, eder 90 milyar dolar. Bunun üstüne 10 milyar dolara yakın kısa vadeli kamu borcunu ekleyin, TC devletinin 100 milyar dolar dış borçlu olması gibi bir gerçeklik var karşımızda. Bu borcun çok azı IMF’ye diye, borcu olmayan bir devlet görüntüsü vermenin neresi ahlaki? Gelelim özel borçlara; Özyeğin cenahının yani özel sektörün dışarıdan borçlanmaları ise 200 milyar doların üstünde. Yani toplam borçların üçte ikisi. Üstelik dörtte biri kısa vadeli borç. Yani ortada 310 milyar dolar dış borcu olan bir ülke gerçeği varken, IMF’nin kriz havuzuna yüzde 1 katkı sözüne vıcık vıcık methiyeler düzme zavallılığı var.”



Cumhuriyet Gazetesi yazarı Mustafa Sönmez

18 Ocak 2013 Cuma

Gericilik beyaz perdede: Ya cin gelirse!


Gericilik beyaz perdede: Ya cin gelirse!


İki üniversite öğrencisine “musallat olan” cinlerin konu alındığı Şeytan-i Racim adlı filmdeki cin çağırma sahnesi din adamlarının “cin gelir” uyarısı üzerine, bazı dualar özellikle okunmadan çekildi.
Gericilik sinemada da tüm hızıyla sahnede. Bugün Habertürk’te Mehmet Çalışkan imzası ile yer alan habere göre, Şeytan-i Racim adlı korku filmindeki “cin çağırma” sahnesi din adamı talimatıyla değiştirildi.
Habere göre, senarist Murat Toktamışoğlu’nun danıştığı uzmanlar “Eğer duaları birebir okursanız cinler gerçekten de gelebilir. Bırakın onlar kendi boyutlarında kalsınlar” dedi.
Bu sözler üzerine söz konusu sahneler, duaların eksik okunması, ritüellerin eksik yapılmasıyla çekildi.

16 Aralık 2012 Pazar

Misyon Bitti : Taraf




Ahmet Altan, kurucusu ve altı yıldır Genel Yayın Yönetmeni olduğu “yeşil başlıklı” gazeteden “mali sıkıntılar” yüzünden istifa etmiş...

Elbette; ekibi de onu izlemiş!

Bugüne kadar işsiz kalan her meslektaşım için üzüldüm.

Ama bu sefer; hayır!

Çünkü teknik kadroda, haber servislerinde ve yazı işlerinde çalışan gerçek emekçiler hariç, Taraf’ı kuran ve yöneten “misyonerleri” hiçbir zaman “meslektaşım” olarak görmedim, göremedim!

Onlar için üzülmüyorum; çünkü bu arkadaşların yeni yerlerde yeni misyonlar üstlenmeyi başaracaklarını ve gemilerini yüzdüreceklerini adım gibi biliyorum!

***


Önce çok basit bir soru soralım: Ahmet Altan’ın ve yardımcısı Yasemin Çongar’ın yönettiği Taraf, altı yılda ne yaptı?

1) Misyoner gazetecilik kavramını kurumsallaştırdı.

2) Temel misyonunu Atatürk devrim ve ilkeleriyle savaşmak olarak belirledi ve bunu başarıyla hayata geçirdi.

3) Atatürk ilke ve devrimlerine sahip çıkan tüm kişi ve kurumların üzerine pervasızca gitti. Örneğin bir muhabirine bavul içinde gelen belgeleri, sorgulamaksızın yayınlamaktan çekinmedi ve Balyoz Soruşturması’nın açılmasını sağladı. Bu konudaki ısrarlı yayınıyla Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komuta kademesini çökertti. Yüzlerce subayın sahte dijital belgeler yüzünden mahkûm edilmesini sağladı.

4) Mahkemede yargılanıp hakkındaki hüküm kesinleşinceye kadar masum sayılması gereken insanlar hakkında peşin hükümle yargısız infaz yaptı. Ergenekon ve Balyoz sanıkları hakkında linç kampanyaları başlatmaktan geri durmadı.

5) TSK’ya yönelik yayınlarını her ne kadar “anti-militarist bir duruş” olarak açıklamaya çalışsa da aynı tavrı TSK’nın iktidarla iyi ilişkiler kuran yeni yönetimine karşı sürdürmedi.

6) Bir gazetenin en önemli gücünün, finansmanının şeffaf olmasından kaynaklandığını unutup; nasıl finanse edildiğini bugüne kadar açıklayamadı. Cemaat matbaasında basıldı, yandaş medyanın dağıtım şirketi tarafından dağıtıldı.

7) Sözüm ona din ve inanç özgürlüğü, anayasa değişikliği, demokratikleşme, yargı paketleri konusunda gözünü kırpmadan desteklediği iktidarla zaman zaman “kavga ediyormuş” gibi yaptı ama nedense bu kavgaların hep “iktidar ile cemaatin arasının açıldığı günlere denk gelmesi”, akıllara bu gazetenin de aslında bir cemaat gazetesi olduğu kuşkusunu düşürdü!

8) Atatürkçü kesimlere, yurtseverlere esirgemediği eleştirilerini bir kez olsun, dini siyasete ve ticarete alet edenlerle, sömürgeci yabancı güçlere yöneltemedi.

9) WikiLeaks belgelerinin Türkiye’deki yayın hakkını aldı ama belgelerin Türkiye ile ilgili bölümlerinin sadece bir bölümünü yayınladı. En kritik iddiaların yer aldığı bölümlerin üzerine yattı.

10) Sözüm ona özgürlük maskesini yüzünden hiç çıkarmadı ama en küçük aykırı sese bile tahammül edemedi. Bu nedenle birçok çalışanıyla ve yazarıyla yollarını ayırmaktan çekinmedi.

***


Bugün gelinen noktada, Altan ailesinin en kavgacı üyesi Ahmet Altan’ın “Taraf”la üstlendiği “TSK’yı ve Atatürkçü kurumları yıpratma misyonu” bitti.

Misyon bitince ve hele hele Ahmet Altan son dönemlerde iktidara karşı sert yazılara başlayınca; bu gazeteyi finanse eden birileri (!) desteklerini çekme kararı aldı.

Sonuçta, misyon bitti, para gitti, Ahmet Altan’a ve arkadaşlarına yol göründü.

***


Genç gazeteciler ile gazeteci adaylarının Taraf örneğinden alacakları ders basit:

Kendilerinin peçete gibi kullanılmasına izin verenler, gün gelince buruşturulup çöpe atılacaklarını da bilmelidir!

mustafa mutlu

kaynak:gazetevatan

14 Kasım 2012 Çarşamba

Kutuplarda Oruç Meselesi...

Kutuplarda oruç ve namaz saatleri sorununu çözmeye çalışan İÜ İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Abdulaziz Bayındır'dan gece-gündüz oluşumuna ilişkin duyanları şaşkına çeviren açıklamalar geldi. Bayındır'a göre gece ve gündüz güneşe bağlı olmayan varlıklar.

Gece ve gündüzün dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesinden kaynaklandığı ve düny
a dönerken güneş ışınlarını alan yerlerin gündüzü yaşarken alamayan yerlerin ise geceyi yaşadığı çok uzun süredir biliniyor. Ancak kutuplarda oruç ve namaz vakitleri üzerine bir araştırma yaptığını söyleyen İstanbul Üniversitesinden bir ilahiyatçı takvimler 2011'i gösterirken gece ve gündüz oluşumuna yepyeni (!) bir açıklama getirdi. Cüretinin cehaletten mi kaynaklandığı bilinmeyen Bayındır, Kuran'a göre dünyayı güneşin aydınlatmadığını, dünyayı aydınlatanın gündüz denilen varlık olduğunu da söyledi.

İstanbul Üniversitesi (İÜ) İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi ve Süleymaniye Vakfı Din ve Fıtrat Araştırmaları Merkezi Başkanı Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır, Norveç’in Tromso kentinde yapılan çalışmaların, kutuplarda güneş batmasa da gece, güneş doğmasa da gündüzün olduğunu gösterdiğini söyledi.

Bayındır, Süleymaniye Vakfında yaptığı basın toplantısında, kutup bölgelerinde güneş hareketlerinin namaz ve oruç konusunun tartışılmasına neden olduğunu belirterek, Ocak ayında vakıftan bir heyetin Norveç’e gittiğini ve heyetin buradaki gözlemlerinin ardından, 5 vakit namazın 5’inin de Türkiye’deki derin vadilerde olduğu gibi tespit edilebildiğini kaydetti.

Kutuplarda binlerce Müslüman’ın bulunduğunu ifade eden Bayındır, "Norveç’in Tromso kentinde yaptığımız çalışmalar, bize kutuplarda güneş batmasa da gece, güneş doğmasa da gündüzün olduğunu gösterdi. Kur’an-ı Kerim’e baktığımız zaman da bunu destekleyen ayetler görüyoruz" dedi.

Enbiya Suresi’nin "Geceyi, gündüzü ve ayı yaratan O’dur. Her biri bir yörüngede yüzmektedir" mealindeki 33’üncü ayetini hatırlatan Bayındır, gece ve gündüzün güneşe bağlı bir varlık olmadığını, ikisinin de güneşten ayrı bir varlık olarak hareket ettiğini söyledi.

Prof. Dr. Bayındır, şunları kaydetti: "Kur’an-ı Kerim şunu da gösteriyor ki Dünya’yı, Güneş aydınlatmıyor.

Dünya’yı aydınlatan, Güneş ışınlarını aydınlığa çeviren gündüz dediğimiz varlıktır. Gündüz dediğimiz varlık ufkun altında da olsa, bunu aydınlığa çevirmektedir. Karanlığın oluşması, Güneş’in batmasından değil, gece denilen varlığın ortaya çıkmasıdır. Resim ve belgeseller üzerinde yaptığımız çalışmalarda da güneşin tepede olmasına rağmen karanlık olduğunu, Güneş’in yok olmasına rağmen gündüz denilen varlığın ortaya çıktığını görüyoruz. Güneş’ten yansıyan ışınları gündüze çeviriyor." "Kutuplarda namaz vaktinin girmemesi gibi bir şey söz konusu değildir.

Vakitler çıplak gözle bile anlaşılabiliyor" diyen Bayındır, 22-26 Haziran’da Norveç’in Tromso kentinde ikinci bir çalışma yapacaklarını ve bunun kamuoyuna duyurulacağını anlattı.

Bayındır, Kur’an-ı Kerim’de namazın ilk peygamberden son peygambere kadar kesintisiz kılındığının anlatıldığını belirterek, bu vakitlerin herkesi kapsadığını kaydetti.

İÜ Fen Fakültesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Adnan Ökten’in bu çalışmalar sonucunda yeni bir takvimin yapılabileceğini söylediğini aktaran Prof. Dr. Abdulaziz Bayındır, namaz vakitlerinin bölgesel nitelikte hazırlanması gerektiğini söyledi.

Fantastik açıklamalar
Bayındır, daha önce de katıldığı çok sayıda televizyon programında evrenin işleyişi ve dünyanın evrendeki konumuyla ilgili fantastik açıklamalarıyla dikkat çekmişti.

Prof. Dr. Celal Şengör ile yaptığı tartışma ile ünlenen Bayındır, bilimi reddeden görüşler savunmuştu. Bayındır, sıkı bir evrim karşıtı olarak da biliniyor.

(soL-Haber Merkezi)

8 Nisan 2012 Pazar

Geçmiş Zaman Olur ki = Samuray kılıçlı Gökçek'e 17 ay hapis


Samuray kılıçlı Gökçek'e 17 ay hapis

29 Mart 2007
Nurettin KURT / ANKARA
Samuray kılıçlı Gökçek'e 17 ay hapisTrafik tartışması yüzünden silahlı-kılıçlı kavgaya karışan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek'in oğulları Ahmet ve Osman Gökçek, adam yaralamak ve kılıç taşımak suçlarından hapis cezasına çarptırıldı. Mahkeme cezaları paraya çevirirken, olayda ağır yaralanan avukat kardeşler Oğuz Kaan Doğan ve Metehan Doğan da mahkum oldu.

Melih Gökçek'in oğullarının karıştığı kavga davasında bugün karar çıktı. Ankara 10. Asliye Ceza Mahkemesinde görülen davada mahkeme Osman Gökçek'i iki kişiyi darp etmek, yaralamak, izinsiz kılıç taşımak suçlarından toplam 17 ay hapis cezasına çarptırdı. Mahkeme bu cezayı, toplam 10 bin 650 YTL para cezasına çevirdi. Aynı davada yargılanan Ahmet Gökçek de toplam 12 ay hapis cezasına çarptırıldı, ceza 7 bin 200 YTL para cezasına çevrildi. Gökçek'in yeğeni Ufuk Seçkin de Ahmet Gökçek ile aynı cezaya mahkum edildi.
/_newsimages/3115444.jpgGÖKÇEKLER'İN YALANCI TANIĞI DA MAHKUM
Olaya adı karışan güreşçi Taşkın Özkale ise toplam 3 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Özkale'nin cezası paraya çevrilmedi. Gökçekler'in tanık gösterdiği Borga Şahin ise yalancı tanıklık yaparak suçu üstlenmek istediği gerekçesiyle 6 ay hapis cezasına çarptırıldı, bu ceza da 3 bin 600 YTL para cezasına çevrildi. Olaya karışan dört kişi ise beraat etti.
MAĞDURLAR DA CEZA YEDİ
Olay sırasında hayati tehlike atlatan avukat kardeşler de kavgayı başlattıkları ve Osman Gökçek'i yaraladıkları gerekçesiyle ceza aldı. Mahkeme müşteki-sanık Avukat Oğuz Kaan Doğan'ı toplam 10 ay hapis cezasına çarptırdı, bu ceza 6 bin YTL para cezasına çevrildi. Müşteki-sanık Metehan Doğan da toplam 8 ay hapis cezasına çarptırıldı. Mahkeme bu cezayı 4 bin 800 YTL. para cezasına çevirdi.
/_newsimages/3115443.jpgEN FAZLA CEZA KILIÇTAN GELDİ
Osman Gökçek, en yüksek cezayı kavgada kullandığı kılıçtan aldı. Mahkemede, Emniyet Müdürü Halit Turgut Yıldız bilirkişilik yaptı. Duruşma salonuna getirilen kılıcı inceleyen Yıldız, "Bu kılıcın taşınması vahim bir şeydir, ateşli silahlar kanuna muhalefete girer" dedi. Mahkeme, Osman Gökçek'e izinsiz kılıç taşıdığı için 9 ay hapis cezası verdi. Mahkeme olayda havaya bir el ateş edilen Osman Gökçek'e ait silahın ruhsatlı olduğundan sahibine iadesine karar verdi.


http://www.hurriyet.com.tr/gundem/6229751.asp

2 Nisan 2012 Pazartesi

OKTAY SİNANOĞLU:“TARİHTEN SİLİNİŞİN EŞİĞİNDEYİZ”

Ceviz Kabuğu bu hafta ilginç açıklama ve görüntülere sahne oldu.
İzleyicilerin çok büyük bir ilgi ile izleyip, katıldıkları programda ilkler yaşandı. 
Digitürk’te olmamasına rağmen, Karadeniz TV’de Ceviz Kabuğu’nu izleyenler, Oktay Sinanoğlu’nu twitter’ta TT denen, yani o anda ülkede “en çok konuşulan kişi” (Top Trend ya da Trending Topics) yaptılar.
Öte yandan, Prof. Sinanoğlu bir izleyicinin sorusuna sinirlenerek ayağa kalktı, gitmek istedi, ama Cevizoğlu’nun sözleri üzerine geri döndü. Ancak, uzun süre stüdyo içinde ayakta volta atarak konuşmasını sürdürdü.
Bu arada, 3 saat 45 dakika süren Ceviz Kabuğu programının sonlarına doğru, Sinanoğlu’nun ikiz çocuklarından 4,5 yaşındaki oğlu Alper, stüdyoya dalarak volta attı, ayakta konuşan babasının boşalan koltuğuna oturdu, koşturdu. İzleyiciler bu durumu, “tam bir aile ortamı, samimiyet ve TV’de ilk” diye değerlendiren mesajlar attılar.

YENİÇAĞ'DAKİ HABER
Oktay Sinanoğlu'nun yaptığı önemli açıklamalar Yeniçağ Gazetesi'nde aşağıdaki gibi yer aldı.


Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu, “Türkiye, tarihten silinişin eşiğinde” dedi. Sinanoğlu, Türkiye’nin elinde hem çok büyük fırsatların, hem de çok büyük tehlikelerin olduğunu belirtti. Tehlikeden kurtulmak için “Kültürel Soykırımın ortadan kaldırılması” gerektiğini ifade eden dünyaca ünlü Profesör Sinanoğlu, Ceviz Kabuğu’nda çok önemli açıklamalar yaptı.
Duayen gazeteci Hulki Cevizoğlu’nun hazırlayıp sunduğu, Karadeniz TV’de canlı yayınlanan, Ceviz Kabuğu’nun bu haftaki stüdyo konuğu Türkiye’nin dahi Profesörü Oktay Sinanoğlu idi. Matematik, fizik ve moleküler biyoloji alanlarında üç profesörlük unvanı bulunan Sinanoğlu, 4+4+4 eğitim sistemi ve Suriye ile gerilen ilişkiler konusunda önemli tespitlerde bulundu. MHP Ankara Milletvekili Prof. Dr. Özcan Yeniçeri de telefon konuğu olarak katıldığı programda yeni eğitim yasasını değerlendirdi.
“İNSANLIĞI YÖNLENDİRECEK TEK MİLLET BİZİZ”
Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu Türkiye’nin geleceği açısından en önemli konunun eğitim olduğunu kaydetti. “Türkiye’de can alıcı mesele eğitimdir. Tarihten silinişin eşiğindeyiz! Bu milletin tarihte yaşamasını isteyen varsa yapacağımız ilk iş ‘kültürel soykırımı’ önlemektir” diyen Sinanoğlu, Türkiye’nin 4+4+4 gibi, şike davası gibi laf kalabalıklarıyla uğraşmak yerine daha ciddi sorunlarını çözmesi gerektiğini vurguladı. 
Sinanoğlu, Batı’nın ve Amerika’nın ekonomik ve sosyal açılardan çökmüş olduğunu belirterek, Türkiye’nin elinde, atacağı adıma göre, hem çok büyük fırsatlar, hem de çok büyük tehlikeler olduğunu ifade etti. Sinanoğlu, “Bunlar Amerika’nın sürekli uyguladığı psikolojik savaş taktikleridir. Ki şimdi daha da geliştirdiler. Türkiye de bunun en iyi uygulandığı ülkedir... Aslında çok iyi bir zamandayız. Batı bitmiştir şu anda. Karşınızda bir güç yok ki… İnsanlığı tekrar yönlendirecek bir tane millet var o da biziz. Bunu kaç kez yaptık” dedi.
“TÜRKİYE SADECE DOĞU’YU DEĞİL, DAHA BÜYÜK BÖLÜMÜNÜ KAYBEDECEK”
4+4+4 eğitim sisteminin tam olarak ne olduğunun bilinmediğinin altını çizen Oktay Sinanoğlu, “Ortada bir fikir görmedim ki, destekleyim ya da desteklemeyim” dedi. 
Sinanoğlu, bu tip tartışmaların Türkiye’de asıl önemli konuların tartışılmaması için ortaya atıldığına işaret etti. Aydınların da bu oyuna geldiğini belirten Sinanoğlu, 12 yıllık kesintili eğitime çağdaş kesimin sadece imam hatipleri geri getirecek diye karşı çıkmasını eleştirdi. Prof. Dr. Sinanoğlu “Sahte çağdaş takımından Türkiye çok çekmiştir. 4+4+4’ e neden karşı çıkıyorlar? İmam hatip getiriyor diye… Kilise açılsa alkış tutarlardı, çağdaşlaştık diye. Bizim ciddi sorunlarımız var 4+4+4 gibi şike gibi laf kalabalıklarıyla uğraşmayalım. Yakında Türkiye’nin sadece güneydoğusu falan değil, daha büyük bir kısmı gidecekken televizyonlarda şike mike konuşuluyor. Bunlar konuşulmasın diye ortaya atıldı” şeklinde konuştu.
“AMERİKA’NIN ELİNDEKİ TEK KUŞ TÜRKİYE”
Türkiye’de yabancı dilde eğitim yapılmasını ve Batı’da eğitim alma hevesini de eleştiren Sinanoğlu, “Batıdaki biliminsanlarını da biz yetiştirdik. Çok da büyütmesinler onları” dedi. Hulki Cevizoğlu’nun, “Size vermediler ama, Batı’da yetiştirdikleriniz arasında Nobel ödülü alan da var mı?” şeklindeki sorusu üzerine, Nobel’e de önem vermediğini belirten Sinanoğlu, şunları söyledi:
“Türkiye’de yurtdışı deyince Amerika geliyor. Hâlbuki Amerika’dan başka ülkeler var. Amerika çökmüş, batmış bir ülke. Brezilya var mesela. IMF’yi def eden bir ülke. Malezya yaptı bunu ilk olarak, sonra Rusya yaptı, paçayı kurtardı IMF’den. Ve Brezilya IMF’yi sepetledi ve son sürat gidiyor. Amerika’nın, IMF’nin sözü geçen bir tek Türkiye’dir şu anda. Amerika’nın elindeki tek kuş Türkiye’dir. 60 senedir yaratılan bir şey var. Amerika’ya ilah gibi bakıyorlar.”
Sinanoğlu’nun “kuş” benzetmesi üzerine Cevizoğlu, espri yaparak, “Eskiden hindi (turkey) idik onlara göre, şimdi kuş mu olduk!” dedi.
“TÜRKİYE’DEKİ EĞİTİMİ AMERİKALILAR YÖNETİYOR”
Oktay Sinanoğlu 1950’lil yıllara kadar Türkiye’deki orta öğretimin dünyadaki en iyi birkaç sistemden biri olduğunu ifade etti. Daha sonra bazı dış güçlerle yapılan gizli anlaşmaların eğitim sistemimizi bitirdiğini kaydeden Sinanoğlu şunları söyledi:
“Milli eğitim 1946-47’de gizli anlaşmalarla Amerikan danışmanların eline verildi. Orta öğretim o yıllarda dünyanın en iyisiydi. Ben onun ürünüyüm. Üniversitede ‘biz bunu biliyoruz’ dediğimiz zaman şaşırıyorlardı. Eğitimin bağımsız, kendi ülkemizin eğitimi olması gerekirken orta eğitimi en berbat ülkenin danışmanları bizim eğitimimizi yönetiyor. Amerika, 300 milyon olduk diyor göçmenlerle falan. 299 milyonu cahil bırakılmış bir gariban takımı Amerika.”
Oktay Sinanoğlu, 50’li yıllardan itibaren eğitim sisteminde yapılan değişikliklerin partilerle ilgisi olmadığını söyledi ve “Yapana değil yaptırana bak” dedi. Sinanoğlu, eğitim sistemimizi yönlendirdiğini iddia ettiği bu dış güçlerden cesur davranarak kurtulmanın mümkün olduğunu da belirtti. Sinanoğlu, “Benim içim rahat. Ben atalarıma borcumu ödedim. Gerisi size kalmış. Yaptığım bütün faaliyetlerimle borcumu ödedim. Kibarca sepetleyeceksin bunları. Kimse bu cesareti bulamıyorsa ben söyleyeyim isterseniz. Kendinize güvenin yaparsınız” diye konuştu. 

Oktay Sinanoğlu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın açıklaması üzere tartışılmaya başlayan dershaneler konusunda Erdoğan’a hak verdi ve şunları söyledi: “Dünyanın hiçbir yerinde böyle yüzlerce binlerce dershane yok. Bunları ya okul yapın ya okulları dershane yapın. Haram para bakın ona göre... Dershane işi son derece anormal gençliğe de faydası olmayan bir sistemin parçası.”
“TÜRKİYE, KAFA OYUNLARI İLE SAVAŞA SÜRÜKLENİYOR”
Oktay Sinanoğlu Suriye konusunda da önemli tespitlerde bulundu. “Türkiye Suriye’ye girer mi girmez mi” sorusuna, “Amerika istiyorsa gireceksin. Girmeyiz diyen yok tabi” şeklinde yanıt veren Sinanoğlu, Suriye’nin 1300 yıllık Türk ülkesi olduğunu hatırlattı. 
Türkiye’nin, Hama’da binlerce Türk öldürülürken, Hatay’ı haritalarda kendi illeri gibi gösterirken tepki göstermediğine dikkat çeken Sinanoğlu, “1945’ten beri bütün hükümetler aynı şeyi yaptı. Ne olduğunu anlamadı bile, imza attı sadece. Darbeyi Kenan Evren gibi adamlar mı yaptı zannediyorsunuz? Onlar sadece imza attılar. Bu işler için askere falan gerek yok. Birtakım kafa oyunları ile Türkiye’yi bu hale getirdiler” dedi.
“Türkiye’nin Suriye politikası var mı, bilmiyoruz” diyen ünlü Profesör, Amerika’nın elindeki tek kozun Türkiye olduğunu belirterek, “Amerika’nın ne parası var, ne askeri var, ne dünyada itibarı var. Amerika bitmiştir, sıfırdır” şeklinde konuştu. 
Sinanoğlu, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun kendi politikasını ortaya koyarsa her şeyin iyi olabileceğini de ifade etti. O politikanın varsa da doğal olarak açıklanmayacağını belirten Sinanoğlu, Dışişleri Bakanı hakkında “Herkes Amerika’ya giderken o kendi kendine Malezya’ya gitti. Aferin bu çocukta iş var dedim. Türkiye’nin Kissinger’i diyorlar. O kendi politikasını ortaya koyarsa çok iyi olacaktır” dedi. 
PROF. YENİÇERİ: “EĞİTİM DEĞİL, İHALE YASASI”
Ceviz Kabuğu’nun Telefon Konuğu MHP Ankara Milletvekili Prof. Dr. Özcan Yeniçeri, 4+4+4 şeklindeki kesintili eğitimin, milli değil ekonomik bir eğitim sistemi olduğunu söyledi. Cuma günü Meclis’te kabul edilen yeni eğitim sisteminin eğitimden çok ekonomik sonuçları olduğunu ifade eden Yeniçeri, şunları söyledi:
“Eğitim değil, biri ihale yasa tasarısı bu. 24. maddeye göre okullarda dağıtılacak tablet bilgisayarların teminini istediği biçimde ihale edilecek. Bunun sadece altyapı masrafı 10 milyar dolar. Sonra sürdürülmesi 70 milyar dolara kadar çıkıyor. Bu kadar açık bu kadar hayasız bir teklifi biz onadık. Bu iktidardan 2015’te kurtulsak bile bu ihalelerin sonuçlarını çekeceğiz. Tasarının asıl sakladığı şey bu. ‘Yerli sanayi geliştirmek, yerli sistem kurmak için bunu yapıyoruz. Aksi halde Çinli’lere verilecek, büyük firmalar alacak’ diyorlar. Pamuk, pirinç buğday ithal ettiniz. Et ithal ettiniz. Öğretmen, doktor ithal etmeye kalktınız. O kadar büyük Kit’leri yabancılaştırdınız. Şimdi mi aklınıza geldi?”
“ÇOCUKLARIMIZI TEKNOLOJİ KOBAYI YAPACAKLAR”
Özcan Yeniçeri, öğrencilere dağıtılacak tablet bilgisayarların pek çok psikososyal sorunu da beraberinde getireceğini belirtti. Yeniçeri, “Teknoloji ile çocuklarımız bir kobay gibi kullanacak ama bunların üzerinde durulmuyor. Psikososyal bir sorun olarak ortaya çıkacak bu. Anomik ve yabancılaşma ile ilgili sorunları ileride karşımıza koyacağı çok açık” dedi. 
Yeni eğitim yasasının tartışma aşamalarında siyasete, halk önünde biraz daha itibar kaybettirdiğini belirten Yeniçeri, “Bu yasa tasarısının eğitimle ilgili yanı çok az. Yap boz, koy kaldır, dene yanıl… Olmadı başa dön sistemi… Yeni iktidar oligarklarının ya da kudret egemenlerinin sistemine göre değişiyor her şey” diye konuştu.
Yeni eğitim sistemi ile imam hatiplerin orta bölümlerinin açılacağını belirten Özcan Yeniçeri, şöyle devam etti:
“Bizim getirdiğimiz öneride ortaokullarda Kur’an ve peygamberimizin hayatını seçmeli ders olarak sunduk. Başörtüsüne de üniversitelerde özgürce girebilsinler, sorunu çözelim önerisini getirdik. Hükümetler getirip götüren bir sorun olmaktan çıksın istedik ama bize başörtüsü sorunu yok, dediler.
Dinine, diyanetine bağlı, Allaha inanan, peygamberini kitabını tanıyan bir nesildir dindar nesil. O açıdan biz de dindar nesil istiyoruz. Başbakan bir de dindar nesille kindarı bir arada kullanıyor. Dindar nesil Adalet ve Kalkınma Partisi’ne bağlı bir nesilse ona karşıyız. Bizim istediğimiz yattığı toprak, tuttuğu bayrak, döndüğü kıble belli bir insan yetiştirmek. Onların istediği biat kültürü.”
“4+4+4 PEDAGOJİK DEĞİL İDEOLOJİK”
Ceviz Kabuğu’nu telefonla arayarak programa katılan Eğitim-Sen Eski Genel Başkanı Alaaddin Dinçer de, yeni eğitim sistemine fiziksel ve psikolojik altyapı oluşturulmadan geçildiğine dikkat çekerek şunları söyledi:
“Erken yaşa alınması çocuk ve aileleri zor durumda bırakacak. Fiziksel olarak hazır değiliz. Ayrıca bizim çocuklar yaş, gelişim beslenme açısından da uygun değil buna ve pedagojik sorunlar da çıkacak. Ancak ne kadar erken yaşa alınırsa o kadar dini eğitime açılıyor. Dindar olan ve olmayan diye ayrışmaya neden olacak… Bu geçiş süreci için yeterli kaynak yok. Burada en büyük yük öğretmenlerin sırtına binecek. Laik okulları laik olmayan okulları gibi ayrılacak belki de öğretmen odaları da böyle ayrılacak. Bilim eğitimi din eğitimine feda edilmiştir. Bu pedagojik değil, arka planda ideolojik. Arka planda birtakım formatlamalar beklentiler var.”


(yeniçağ Gazetesi, 2 Nisan 2012, Pazartesi, s.1)

28 Mart 2012 Çarşamba

1993-2012 Türkiye: Yangın yeri

UNUTMAYACAĞIZ

1993-2012 Türkiye: Yangın yeri


2 Temmuz 1993’te, Sivas’ta, Pir Sultan Abdal Şenlikleri’ne katılmak için şehirde bulunan 35 aydın ve sanatçı yakılarak katledildi.

Madımak Oteli durup dururken çıkan bir yangınla kül olmadı. Madımak Oteli’ndekiler, saatlerce süren “Müslüman Türkiye”, “Sivas allahsızlara mezar olacak” haykırışlarıyla beraber yakıldı. Ölenler farklı inanç, mezhep ve etnik kökenden olsalar da; o gün orada Pir Sultan Abdal Şenlikleri’ne katılarak özgür düşüncenin sesini yükselttikleri için öldürüldüler. Göstericilere “Allahım bu senin ateşin” nidalarıyla benzin bidonu uzatılmasını televizyonlar canlı yayınladı.

Sivas’ta katliam da, hukuksuzluk da, zaman aşımı da göz göre göre ve devlet eliyle geldi. Sekiz saat boyunca süren olaylar sırasında jandarma ve polis oradaydı, müdahalede bulunmadı. Dönemin gazete ve köşe yazarlarının, öncesinde hedef gösterip sonrasında katliamın sorumluluğunu yakılanlara yıktığı manşetleri/başlıkları da, Başbakan Tansu Çiller’in “Halktan kimseye zarar gelmedi” sözü de, Refah Partili Adalet Bakanı’nın katliam sanıklarını hapishanede ziyaret edişi de unutulmadı. Dava başından sonuna uzun bir skandaldan ibaretti. Polis kayıtlarında linç güruhunun 15 bin kişiyi bulduğu tespit edilmişken, onca kamera kaydına rağmen 124 kişi yargılandı, yalnızca 47 kişi ceza aldı. 19 yıl boyunca yakalanamayan davanın baş sanığı Sivas’ta öldü; diğerleri sigortalı memur olarak çalıştı, askerlik yaptı, evlendi, çocuğunu nüfus müdürlüğüne kaydettirdi, sınır dışına çıktı ancak bir türlü “yakalanamadılar.”
Sivas Katliamı’nın yaşanması da, yirmi yıla yakın zamandır örtbas edilip davanın zamanaşımına uğratılması da bir kaza ya da tesadüf değildir. Sivas’ı ortaya çıkartan zihniyet, bugün sadece temsilen değil, bizzat iktidardadır. Öyle ki, dava sırasında sanıkların avukatlığını yapanlar bugün iktidar partisi milletvekilleri olmuş, Sivas Katliamı davasında zamanaşımını engelleyecek düzenleme ise Meclis’te iktidar partisinin oyları sayesinde reddedilmiştir. Sivas Katliamı, radikal bir grubun bir anlık öfke histerisinin değil; her türlü muhalif ve özgür düşüncenin karşısına sistematik biçimde Türk-İslam sentezci söylemiyle dikilen ayrımcı ve dışlayıcı devlet politikalarının sonucudur. Yanık bedeni Sivas 93’ün simgelerinden olmuş Metin Altıok’tan lanetli bir kehanet gibi bize kalan “tekinsizim size göre / ibret için yakılması gereken” dizeleri, bu düşmanlıkla yüzleşmek zorunda kalmış hemen herkesin haykırışıdır.

Sivas Katliamı, doğrudan özgür düşünceyi hedef alan bir saldırıdır. Hiç gizlemediği inançsızlığı yaşananların sonrasında dahi katliama gerekçeymiş gibi gösterilen Aziz Nesin’in ve orada hayatını kaybeden tüm aydınların fikri miraslarını Sivas cehenneminden ayrı anamayacağımız gibi, Sivas Katliamını da bu aydınlardan ayrı anamayız.

Nice Sivas'ların yaşandığı bir ülkede Başbakan halen “Ateist nesiller mi yetiştirelim?” sözleriyle ateistleri, siyaseten işine geldiği her fırsatta da sünni müslümanlık dışındaki inançları hedef gösterebiliyorsa; Sivas Katliamı davasının zamanaşımına uğratılması, yeni Sivas'lara davetiyedir. Bu hedef gösterme karşısında yapılacak en anlamlı şey, dincilerin yaktığını dindar nesillerin unutturmasını engellemektir.

Sivas Katliamı Davasının zamanaşımına uğratılması, devlet eliyle gelen katliamın yine devlet eliyle ört bas edilmesi demektir. Sivas Katliamı sorumlularının cezalandırılmaması; siyasi görüşleri, inançları ya da inançsızlıklarını sebep göstererek insanları yakan bir zihniyetin devlet tarafından korunması ve böylelikle cesaretlendirilmesi demektir. Ateist/ agnostik/özgür düşünceliler olarak bizler; yeni Sivas’ların bir daha yaşanmaması için, özgürce söz söyleme güvencemizin olması gerektiğini savunuyoruz. Bu güvencenin sağlanması adına; açık bir nefret suçu olan Sivas Katliamı’nın “insanlığa karşı işlenen suçlar” kapsamında tutularak, sorumlularının cezalandırılmasını istiyoruz.


*Bu metin; 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta yakarak, bugünse davayı zamanaşımına uğratarak bizi susturmaya çalışanlara karşı; “Özgür düşünce engellenemez” demek ve Sivas Katliamı Davası’nın takipçisi olan herkesle dayanışmak için aşağıda ismi geçen blog, web sitesi ve sayfaları tarafından kaleme alınmıştır.

AteistFilmler
Ateist/Agnostik Video Sayfası
Dinlerden Özgürlük
Düşünsel Evrim
FelisAgnosticus
GarajımdakiEjder
GreenerNautilus
HümanistHomosapiens
MustafaTürksavaş
Out for Beyond
TuranDursunsitesi
VedaKubbesi

Suriye'ye Askeri Müdahale Türkiye İçin İntihar Olur


   ABD’li yazar ve tarihçi Griffin Tarpley Press TV ile yaptığı özel röportajda, Türkiye’nin İslami ve laik iki parti arasında bölündüğünü ancak Türkiye’nin aynı zamanda yüzde 25 olan bir Kürt nüfusa sahip olduğunu belirterek, eğer NATO Suriye’ye saldırırsa Kürtler'in isyan çıkaracağı ve isyanın Türkiye’ye yayılacağı ve Türkiye’nin isyancıların hedefi haline gelebileceği iddiasında bulundu.

Bazı eleştirmenlerin, ABD’nin işgalinden sonra Irak Kürdistan bölgesinin özerkliği ve şuan Suriye’de olanlarla arasında paralellikler olduğunu söylediğine dikkat çekilerek, “Bunun, bölgede ABD yanlısı bir Kürt devleti desteklemek amacıyla Batı’nın planının ikinci adımı olabileceğini söyleyebilir misiniz?” sorusuna yönelik Tarpley, eğer Kuzey Irak ve Kuzey Suriye’de Kürt varlığı varsa daha sonra da Türkiye’deki Kürtlerin çekim kutbu olacağını dile getirdi.

 
-“ABD, TÜRKİYE VE SURİYE’Yİ KARŞI KARŞIYA GETİRİYOR”-

Griffin Tarpley, Suriye yönetiminin ayaklanmayı temelde bastırdığını ve bunun ABD için yenilgi anlamına geldiğini iddia ederek, Obama yönetiminin bu yenilgiyi gidermek için Türkiye ve Suriye’yi karşı karşıya getirdiğini öne sürdü.

Tarpley ayrıca, Suriye Ulusal Konseyi güçleri, gözlemciler ve Özgür Suriye Ordusu’nun dünyada bir histeri yaratmaya çalışmak için, öldürülen kişi sayısını şişirecekleri ve bunun Türkler'i harekete geçireceği yorumunu yaparak şöyle devam etti:

“Bu Türkiye için ulusal bir intihardır. Atatürk bunu biliyordu. Kürt-Türk liderler Atatürk’ü küçümsüyor. Eğer onun bilgeliğini takip etselerdi bu durumda olmayacaklardı ve geri adım atmaları gerekiyor.”


habererk

Cemaatler Arası Kuran Meali Savaşı




Mealini söyle, sana cemaatini söyleyeyim. Durum bu hale geldi. Cemaatler arasında meal savaşı var. İşte ilginç tablo.
Newsweek Türkiye dergisi yine ilginç bir habere imza attı. Cemaatler arası meal savaşı başlıklı haberde hangi cemaatin hangi meali okuduğu ve meal çevrilerinde yapılan hatalar ayrıntılarıyla anlatılıyor.

İstanbul Fatih’te bir apartmanın zemin katı. Kamuoyunda Cübbeli Ahmet Hoca olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü’nün mescidi burası. Cübbeli Ahmet, kürsüde kendine has üslubuyla vaaz ederken cemaatin iyi tanıdığı bir ismi sert sözlerle eleştiriyor. Bu kişinin düşüncelerinin “sapkın ve tehlikeli olduğunu” belirtip insanları uyarıyor.

Kavganın nedeni bir meal

Her hafta dozajı artan kavganın ardında AKABE Grubu’nun lideri Mustafa İslamoğlu’nun yazdığı bir Kur’an meali var.

İsmailağa cemaatinin veliaht lideri Cübbeli, İslamoğlu’nun “Hayat Kitabı Kur’an/Gerekçeli Meal” kitabıyla “İslam ve Müslümanlar’a büyük zarar verdiğini söylerken, tarikat mensupları onun melun (Allah tarafından lanetlenmiş) olduğunu savunuyor. Bu üslupta olmasa da İslamoğlu gibi meal yazarlarına ilahiyatçıların tepkisi de büyük.

Mealini söyle, cemaatini söyleyeyim!

Aslında meal tartışmaları 1970’lerden beri yapılıyor fakat bugün farklı ve daha sarsıcı bir kavga söz konusu. İlahiyatçılara göre Türkiye’de her cemaat kendine has bir meal oluşturmaya başladı.

İslam bilginlerine göre İslam’ın ilk kaynağı tartışmasız Kur’an-ı Kerim. Ardından sünnet, icma ve kıyas geliyor. Meal, Kur’an’ın birebir Türkçe açıklaması anlamına geliyor. Ancak Türkçe meal, Kur’an olarak kabul edilmiyor. Müfessirler, mealin hiçbir zaman Kur’an yerine geçmeyeceğinde hemfikir. Kur’an ilk ve en önemli kaynak olduğu için onunla ilgili her çalışma İslam dünyasında büyük yankı buluyor.

50 yılda 115 meal

Kesin olmayan bilgilere göre Türkiye’de son 50 yılda 115 farklı kişi, 115 farklı meal kaleme aldı ve piyasaya sürdü.

65 dilde ise 2 bin 672 adet basılmış Kur’ân-ı Kerim tercümesi var. Sırasıyla Farsça, Türkçe ve Urduca tercümeler, tespiti yapılan tercümelerin yaklaşık yüzde 95’ini oluşturuyor. Bu oran Türkçe meal çalışmalarının ne kadar yaygın olduğunu ortaya koyuyor.

Hangi meal ne kadar sattı?

Uzun süredir piyasada olan Elmalılı Hamdi Yazır ve Ömer Nasuhi Bilmen’in mealleri, birer milyondan fazla sattı. Yarım milyonu deviren meallerin sayısı da azımsanamaz. İşaret Yayınları’nın bir yetkilisi, Muhammed Esed’in “Kur'an Mesajı” mealinin 500 binden çok sattığını söylüyor.

Yaşar Nuri Öztürk’ün “Kur’an-ı Kerim Meali (Türkçe çeviri)” kitabı 150 baskı yaptı. Bu da 500 bin civarında bir satışa tekabül ediyor. Prof. Suat Yıldırım ve Prof. Süleyman Ateş’in mealleri de çok satanlardan. Türkiye Diyanet Vakfı tarafından çıkarılan “Kur’an-ı Kerim Meali” ve yine Diyanet tarafından bastırılan Prof. Dr. Halil Altuntaş ile Dr. Muzaffer Şahin imzalı aynı adlı eser de çok satanların başında.

Tahminen Türkiye’de yılda 650 - 700 bin adet meal okuyucuyla buluşuyor. Cep, orta, büyük boyları bulunan bu meallerin fiyatlarının 25 ila 100 lira arasında değiştiğini söylersek işin ticari boyutu ortaya çıkmış olur. Bunun yanında, her cemaat ve dinî hareketin kendine ait bir meale sahip olma isteği de piyasada çok sayıda farklı mealin bulunmasında önemli bir faktör.

Hangi grup hangi meali okuyor?

Fethullah Gülen Grubu: Prof. Suat Yıldırım’ın “Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali” ile Ali Ünal'ın “Allah Kelamı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali.”

Süleymancılar: Kur’an-ı Arapçası’ndan okuyorlar. Meal olaraksa Hasan Basri Çantay ve Elmalılı Hamdi Yazar’ınkiler gibi klasikleri tercih ediyorlar.

İsmailağa Tarikatı: Son yıllara kadar Hasan Tahsin Feyizli’nin “Feyzul Furkan”ını okurlardı. Ancak şimdi kendi tarikatlarında öne çıkan kişilerin oluşturduğu bir komisyonun yazdığı “Ruhu-l Furkan” isimli meali okuyorlar. Hem tarikatın lideri Mahmut Ustaosmanoğlu hem de veliahtı Cübbeli Ahmet, bu meali alıp okumaları gerektiğini tavsiye ediyor.

Erenköy Cemaati ya da Altınolukçular: Prof. Hamdi Döndüren’in “Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meali.”

Milli Görüşçüler: Necmettin Erbakan’la birlikte Saadet Partisi Başkanı Prof. Numan Kurtulmuş’un temsil ettiği bu hareket Kur’an öğrenmeyi, meal ve tefsir takip etmeyi teşvik ediyor. Mahmut Toptaş, Ali Bulaç ve İhsan Eliaçık’ın meallerini okuyorlar.

Nesil Grubu: Nurcu hareketin önemli kollarından. Said Nursi’nin Risale-i Nur’u onlar için başucu kitabı ve aynı zamanda Kur’an tefsiri. Yine de mealsiz değiller. İhsan Atasoy, Ümit Şimşek, Mehmet Paksu ve Cemal Uşsal tarafından kaleme alınan “Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali”ni dikkate alıyorlar.

Menzil Tarikatı: Adıyaman merkezli grubun müritleri daha çok şeyhlerinin ağzından çıkan sözü dikkate alıyor. Onlar da tıpkı Süleymancılar gibi klasikleri tercih ediyor.

İskenderpaşa Tarikatı: Prof. Esat Çoşan’ın vefatından sonra zayıflayan ve Hakyol olarak da bilinen grubun okuduğu meal, Feyizli’nin “Feyzul Furkan”ı.

AKABE Grubu: Hilal TV kurulduktan sonra popülaritesi arttı. 2008’in ortalarına kadar kendi mealleri yoktu. Daha sonra liderleri İslamoğlu’nun yazdığı, “Hayat Kitabı” müritlerin başucu meali oldu.

Bağımsızlar: Sayıları giderek artıyor. Her meselenin tartışılmasından yanalar. Bağımsız ve eleştirel gözle bakan entelektüellerin kaleme aldığı eserleri okuyorlar. Ali Bulaç, İhsan Eliaçık, Doç. Mustafa Öztürk ve Ahmet Tekin’inkiler gibi.

Akademisyenler: Herhangi bir cemaat ve tarikat üyesiyseler önce bunların dikkate aldığı mealleri okuyorlar. Değillerse genelde Türkiye Diyanet Vakfı meali ile Muhammed Esed’in “Kur’an Mesajı’nı” takip ediyorlar.

Sosyete: Kastımız, İslami sonradan öğrenmeye yönelenler. Sayıları çok değil. Genelde Yaşar Nuri Öztürk, Süleyman Ateş ve Elmalılı Hamdi Yazır’ı tercih ediyorlar.

Pek çok meal hatalarla dolu

İlahiyatçılara göre, Muhammed Esed’in mealinin çok kötü bir kopyası olarak değerlendirilen İslamoğlu’nun meali gibi piyasadaki pek çok meal hatalarla dolu. Örneğin “takva” sözcüğü İslami literatüre göre “korunmak” demek. Üstelik bu tabir Kur’an-ı Kerim’de 274 yerde geçiyor. Ancak birçok mealde, takva tabiri “korkmak, çekinmek ve sakınmak” anlamında kullanılmış. İlahiyatçı yazar Ahmet Tekin, “Takva eğer korku manasında ele alınırsa İslam eşittir korku dini olur” diyor. Tekin’e göre, Diyanet’in mealinde bile 380 grup hata var. Kendisi de bir meal yazarı olan Doç. Mustafa Öztürk başka bir örnek veriyor. Ona göre Necim süresi 7. ve 9. ayetleri Cebrail ile Peygamber arasındaki iletişimi anlatıyor. Ancak birçok meal yazarı Cebrail yerine Allah’ın Muhammed ile görüştüğünü yazıyor. “Ayette, ‘O en yüksek ufukta idi’ olarak anlatılan kişi Cebrail’dir” diyor Öztürk.

İlahiyatçı yazar Ali Eren, Türkiye’de mealcilik yapanların vahim hataları nedeniyle İslam’ın en temel esaslarının bile tartışmalı hale geldiğini savunuyor. “Kimisi Kur’an’da başörtüsü yok’, kimisi var diyor. Kimi meal yazarları, ‘Kur’an’da kurban yoktur’ derken, bunun aksini savunan çok kişi mevcut” diyen Eren, Prof. Öztürk ile Prof. Ateş’in meallerine atıfta bulunuyor. Her iki yazarın meallerinde “Kur’an’da başörtüsü yoktur” manası çıkıyor. Konuyla ilgili konuştuğumuz Ateş, Kur’an’da kadınlara yabancı erkeklerin bulunduğu ortamda ziynetlerini örtmelerinin emredildiğini, bunun da bir örtüyle gerdanlarını örtmek şeklinde olduğu düşüncesinde ısrarlı. Mealdeki hatalara en bariz örnek olarak Abese Suresi’nin 1. ile 6. ayetlerindeki ifadeler gösteriliyor. Burada Peygamber, Mekke’nin ileri gelenleriyle görüşme halindeyken âmâ bir vatandaş gelip bir şey sormak istiyor. Ancak Peygamber o âmâ vatandaşı dinlemeyip yüzünü ekşiterek sırtını dönüyor. Mustafa İslamoğlu ile Ali Ünal’ın meallerinde âmâya sırtını dönen kişinin peygamber değil zengin Mekkeli müşrikler olduğu ileri sürülüyor. Oysa Mustafa Öztürk ve Ahmet Tekin’e göre bu yanlış; Allah, Peygamber’in şahsında engelli insanlara yanlış tutum takınacak insanları uyarıyor. Kaldı ki sonraki ayetlerde Peygamber, Allah tarafından uyarılıyor.

İlahiyat Profesörü Hayri Kırbaşoğlu, “meallerdeki zorlama çeviriler, gereksiz-uygunsuz ifadeler, yanlış hükümler ve yetersizlikler saymakla bitmez” diyor. “Kendi anladığı şeyi Kur’an’a söyletmek” düşüncesiyle hareket eden bazı kişilerin meşhur olmak ve para kazanmak amacıyla en kolay yol olarak meal yazdıklarını savunan Kırbaşoğlu, dini kalitenin yükseltilmesi gerektiği görüşünde. Dr. Sifil ise tartışmanın tekrar başlamasına neden olan İslamoğlu’nun mealinin ilk 60 âyetindeki hataların bile 24 sayfa tuttuğunu söyleyerek Kur’an’a saygı gösterilmesini istiyor. Cübbeli taraftarları ve Furkan dergisince “melun” ilan edilen İslamoğlu ise susmayı tercih ederken piyasadaki meali onun yerine konuşuyor. Meal son zamanların en çok satanı.

Kaynak

Newsweek - Sayı 36
Adem Demir - 28 Haziran 2009