makale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
makale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mart 2013 Pazar

BİR TÜRK OLARAK KÜRTLERE SORUYORUM

MİTçi Hakan Fidan'ı kastediyor.
BİR TÜRK OLARAK KÜRTLERE SORUYORUM

Bir TÜRK olarak Kürtlere soruyorum; ''Kürtler bu ülkeye ne vermiştir ?'' Kürtlerin, Türkiye'ye bugüne kadar ne katkıları olmuştur? Sosyal, bilimsel ve sanatsal anlamda yaşamımıza neler katmışlardır? Kendilerini etnik kökenlerini ön plana çıkararak tanımlayan ve kendilerine verilmiş en büyük hak olan ''BU GÜZEL ÜLKENİN, TÜRKİYE'NİN VATANDAŞI OLMAK HAKKINI'' bir kenara iterek, etnik köken üzerinden ırkçılık yapmayı tercih eden bu kitle, bu ülkeye ne vermiştir ve bu sapkın anlayışla ne verebilir?

Kürtlere soruyorum; neden terör sizde, beşik kertmesi sizde, kız çocuklarını başlık parası âdetiyle adeta bir eşya gibi alıp-satmak âdeti sizde, her türlü yasadışı işin altından çoğunlukla Kürtler çıkmakta, kapkaç sizde, gasp sizde, ''NAMUS CİNAYETLERİ'' sizde, kaçakçılık sizde, uyuştur ucu ticareti sizde, bu ülkenin vatandaşı olmayı sindirememek hastalığı sizde, vur-kır-gasp et anlayışı sizde, ÖZELEŞTİRİ yapmamak sizde, nedensiz aşağılık kompleksi sizde, başına kuş pislese devleti ve diğer insanları suçlamak sizde, her şeyi devletten beklemek sizde, asimile edildiği yalanını söyleyip, 21. yüzyıl Türkiyesi'nde tek kelime Türkçe bilmeyen milyonlarca insan sizde, emperyalist devletlerin size sahte bir mazi yapıştırması neticesinde Anadolu'da hiçbir zaman var olmayan, sözde gasp edilmiş hayali bir anavatanınız olduğu yalanını yaymak yine sizde.

Bu ülkeye hiçbir şey vermeden, kaba kuvvet ve Vandalizmle, terör ile toprak gasp etmeye çalışma ahlaksızlığı sizde, diyalogu ve insani ilişkileri es geçip, yakıp yıkarak bu ülkeyi bölmeye çalışmak sizde, Avrupa'ya gidip Türkiye Cumhuriyeti ve onun şanlı ordusu Türk Silahlı Kuvvetleri hakkında her türlü asılsız yalanları söylemek, bana işkence yaptılar, baskı yaptılar, dilimizi konuşamıyoruz, fırsat eşitliği yok gibi mesnetsiz yalanları söyleyerek siyasi mülteci statüsüyle o Avrupa ülkelerine kapağı atmak, bir parazit gibi yaşayıp oralarda da suç işlemek sizde, sizlerde....

Avrupa'da Türkiye'yi şikâyet etmek söz konusu olunca ''ben Kürdüm'' demek, ama cebinde Türkiye Cumhuriyeti kimliği ile Avrupa ülkelerinden herhangi birinde suçüstü yakalandığınızda ''ben Türküm'' demek üçkâğıtçılığı sizde, çapulcu terör örgütüne her türlü desteği verip, demokrasi ve insan haklarından bahsetmek, ''şiddeti kınıyorum'' demek sizde, bu yalanları söyleyip bizleri de enayi zannedip, aptal yerine koymaya çalışmak terbiyesizliği ve alçaklığı sizde, bu ülkede yaşayan onlarca farklı etnik kökenden milyonlarca insan, etnik kökenleriyle ilgili en ufak bir sıkıntı çekmezken, özgürce siyaset yapabilirken, milletvekili ve hatta Başbakan bile olabilirken, verdiğimiz Kurtuluş Savaşı mücadelesi sonucu elde edilmiş Cumhuriyetimizin kazanımlarını içlerine sindiremeyen sömürgeci, etnik soykırımcı, emperyalist devletlerin maşası ve tetikçisi olmak düzenbazlığı NEDEN hep sizde? Lütfen bu sorulara yanıt verin, tabii verebilirseniz. ..

Bu memlekete bugüne kadar ne verdiniz de, ne istiyorsunuz? Eğitim diyorsunuz; öğretmen öldüren terör örgütünün katillerini ve elebaşını lider, siyasi irade kabul ediyorsunuz. Dilimizi konuşamıyoruz diyorsunuz; o halde bugüne kadar Türkiye'nin çeşitli kentlerinde açılmış ''Kürtçe Kursları'' sözde dil öğrenmeye susamış sizlerin ilgisizliği sonucunda neden kapandı? Siyasi platformda temsil hakkı diyorsunuz; siyasetinizi etnik ırkçılığa ve bölücülüğe dayalı söylemler, eylemler ve politikalar üzerine kuruyorsunuz. Yarattığınız terörden 30 bin insan can veriyor....

En ufak bir özeleştiri, en ufak bir günah çıkarma yapmıyorsunuz. Sizlerin canı can da, bu ülkeyi ve içinde yaşayan masum insanları terörden korumak için hayatını hiçe sayıp şehit olan ana kuzularının, evlatlarımızın canı patlıcan mı? İstanbul ' da sokaktaki vatandaşlara saldırmak, Molotof kokteyli atmak, otobüs yakmak, polise ve sade vatandaşlara, kadınlara, ufacık çocuklara ''kaldırım taşları'' atıp kafalarını yarmak neyin protestosu? Hangi köhne düşüncenin, hangi barbar anlayışın dışavurumu? Bugüne kadar hangi ''Kürt kökenli'' Türk vatandaşına; hop! Sen Kürtsün şu şehre giremezsin, şu işi yapamazsın, şu mesleği icra edemezsin denmiş veya denmekte? Bu ülkenin en çok para kazanan insanları çoğunlukla Kürt kökenli şarkıcılar, eğlence yeri sahipleri, işadamları, ticaret erbabı, turistik otel sahipleri, eğlence dünyasında; tv'de, gazinolarda iş yapan isimler (İbrahim Tatlıses, Özcan Deniz, Ceylan, Yılmaz Erdoğan vs.) değil mi? Hani ne oldu ''fırsat eşitsizliği yalanınıza?'' İşin doğrusu, sizin sorununuz bu ülkeyi terör ile, vurarak, kırarak bölmek! Bir oldu-bitti yaratarak bu güzelim memleketi parçalamaktır. Bu kadar basit.

Şu çıplak gerçeği artık ilkokula giden küçücük çocuklar bile anlayabilmektedirler. ''KÜRT'' kökenli vatandaşlarımız, eğer bunca kan ve gözyaşı dökülmesine sebep olan bu BÖLÜCÜ IRKÇI TERÖRİSTLERİ hala destekliyorlarsa, KUSURU DEVLETTE DEĞİL, KENDİLERİNDE ARAMALIDIRLAR! Meydanlarda eller hep zafer işareti, ellerde 30 bin insanımızın katili kanlı terör örgütü PKK'nın afişleri, terörist başı Apo'nun posterleri, yakarız-yıkarız tehditleri ve herkesin malumu ülkemizdeki büyük kentlerde meydana gelen şu terör olayları...

Çapulcu terör örgütünün hazırladığı ''Şemdinli fiyaskosundan'' sonra, ellerine para vererek sokaklara salıp polisimize, güvenlik güçlerimize, halkımıza taş ve Molotof kokteyli attırdığı küçücük çocuklar... Çocuğunu terör örgütünün militan olarak kullanmasına müsaade ediyorsan, bu kaos ve terör yöntemlerinden medet umuyorsan ve bu yolla bu ülkeyi böleriz, sözde ülkemizi de kurarız diye düşünüyorsan, canın yandığında veya meydanlara saldığın, yak-yık-kır-dök evladım dediğin çocuğunu kendi ellerinle ateşe attığında da bunu devlete fatura edemezsin. Hak isteyen, hukuk isteyen önce bu ülkenin bütünlüğüne, bu ülkenin insanlarına, toplum kurallarına SAYGI gösterecek. Ülkesine katkıda bulunacak. İNSAN gibi davranacak, yakmayacak, yıkmayacak.

Kısacası; TERÖRİST ile arasındaki farkı yine bizzat KENDİSİ ortaya koyacak. Bu ülkenin güzel insanlarını kendisine inandıracak. Kürt toplumu yüzyıllardır kendisini sömüren, geri bıraktıran, kulun kula kulluk ettiği ''FEODAL DÜZEN'' denen ilkel sistemden ne zaman vazgeçecek? Ne zaman HANIM FERTLERİNE gereken ''ÖZGÜRLÜĞÜ'' teslim edecek? Ve neden ülkede en yüksek kadın intiharları Batman'da? Neden aile içi şiddet sorununda ve TÖRE CİNAYETİ denen illette ekseriyetle Kürt kökenli insanların yaşadığı iller de başı çekmekte?

Büyük şehirlerde kapkaç ve bu tür illegal suçları işleyip, elde edilen yasadışı geliri Terör örgütüne aktarma suçu neden hep Kürt kökenli çocuk v e gençlerde görülmekte? Neden, neden, neden? Kürdüm diyen sizler, acaba bu KUSURLARINIZI hallettiniz mi ki, TÜRKLERİ pervahsızca eleştiriyorsunuz? Size yer, yaşam hakkı, hak-hukuk vermekten başka ne yapmış bu ülkenin vatandaşları?

Gazeteci HAKAN ÇELİK (posta)

29 Kasım 2012 Perşembe

Muhteşem Yüzyıl Muhteşem Cehalet


Bu toplumun hemen hiçbir degeri kalmadi: Tek deger, kisilerin ve/veya
gruplarin hak etmedikleri seylere uzanmak için olabilen her yolu
denemesinin en makbul marifet sayilmasidir.


Türkiye rüsvet ve hirsizlikta Avrupa birincisi, dünya dördüncüsüdür.
Dünya ülkeleri arasinda cahillik düzeyiyle en ön saflarda yer aliyor,
dünya üniversiteleri arasinda adi anilabilecek ilk 500 arasinda hiçbir
üniversitesi yoktur.


Basta Cumhurbaskani ve Basbakan olmak üzere devleti yönetenlerin
hakkinda bulunan suç dosyalari nedeniyle dünya birincisidir (Kemal
Baytas, Sözcü 13 Subat 2011).


Içeri atilan gazetecilerin sayisiyla dile gelen aykiri fikre
tahammülde, nihayet Iran ve Çin'in bile gerisine düserek sondan
birinciligi kapti.


Gün geçmiyor ki irzina geçilen kadin, cinsiyet nedeniyle veya töre
denen ahlaksizliklar yüzünden öldürülen kiz ve kadin haberleri
gazetelerimizde, televizyonlarimizda yer almasin.


En son ögrencilerimizi hatta devlete ait kurumlar ve devletin
memurlari eliyle harcamak, onlarin hayatlarini karartmak siradan olay
oldu, bunlari yapan ve kötü niyetleri artik her gün dile gelen akil ve
beceri fakirleri devletin ve hükümetin güvencesi altina alindi.


MHP Grup Baskanvekili Oktay Vural Bey bu konuda devlet
görevlilerinin<> sözlerinde suç ortakliginin dile
geldigini televizyonlardan haykirdi.


Tüm bunlar ne zaman oluyor? Muhafazakâr degerlerimizin sahlandigi,
Atatürk'ün getirdigi akilciliktan hizla uzaklastigimiz bir
dönemde;Türkiye halki tamamen keçileri kaçirdi mi, yoksa bu
ahlaksizliklar zümresi onun gerçek degerlerini mi yansitiyor?


Bence ne biri ne digeri. Halk o kadar cahillesti ki, yaptigi seylerin
veya kendisine yapilanlarin çogunun ahlaksizlik oldugunu, bu
ahlaksizliklarin er veya geç kendisini zarara ugratacagini,
çoluk-çocugunu süründürecegini göremez hale geldi, safsatayla
uyutulmayi tercih eder oldu.


Türkiye halki kravat takar, lüks otomobillerde dolasir, bikinili
hatunlari sosyetik plajlari doldurur veya sehirlerini sekilsiz
gökdelenlerle doldurup oralari <> ederek yasanmaz hale
getirir, ama tüm bu halk zenginiyle fakiriyle, sehirlisiyle köylüsüyle
zir cahildir. Kendi tarihinden habersizdir. Aslinda ne dilini, ne
dinini bilir, negeleneklerini tanir, ne de toplumsal degerlerinin
evriminden haberdardir.


Muhtesem Yüzyil diye televizyonlarda alkisladigi dönemde, devletinde
Amerika'dan gelen gümüsün ilk enflâsyonu baslattigini bilmez (çünkü
Avrupali <> dünyayi kesfederken, muhtesem [!] padisahlari
hareminde gönül eglendirmekte, dünyayi ögrenelim diyen Pirî Reis'in
kafasini vurdurmaktadir).


Muhtesem (!) yüzyilda Anadolu'da medrese o kadar ayaga düsmüstür ki,
ögrenci haydutluga baslamistir (buna softa sekâveti denir).


Avrupa'da ilk yenilgimizi Muhtesem (!) Süleyman devrinde aldigimiz
gibi (I.Viyana bozgunu: 1529), Hint Okyanusuna her çikisimizda mini
mini Portekiz'den sopayi yiyip Kizildeniz'e veya Basra Körfezi'ne
tikilisimiz da bu büyük (!) padisah efendimizin devrindedir. Gene onun
zamaninda dünya kesfedilirken, Hint Okyanusu'na kadirga denen
sandallarla açilan ve 1554'te Hindistan'da karaya vuran büyük (!) bir
amiralimiz, yürüyerek üç senede Hindistan'dan Edirne'ye gelmis ve
meshur bir kitap (Mirât-ül Memâlik) yazmisti.


El alemin dünyayi ögrendigi bu dönemde Seydî Ali Reis gazel söyleyip,
eglence partilerini anlatmaktan baska tek bir detayli cografya bilgisi
toplamayi gerekli bulmamisti.


Büyük (!) Sultanimiz Süleyman'in Fransa krali I. François'yi hapisten
bir mektupla kurtardigini okurduk mektepte. O François'nin kurdugu
Collège de France bugün dünyanin en önemli arastirma kurumlarindan
biridir. Bizimkinin hangi kurumu ayakta kaldi? Hangi kurumunun
insanliga bes paralik bir faydasi oldu? Tek becerdigi kalici sey, akli
basinda öz oglu Sehzade Mustafa'yi Hürrem ugruna katlettirip, devleti
bir ayyasa teslim ederek halkinin gelecegini karartmak oldu.


Artik yeter! Bu ve benzeri rezillikleri yalanlarla bezeyip yücelten,
buna karsilik bize bütün dünyada sayginlik kazandiran, aklimizi
kullanip onurlu insanlar olmamizi saglayan Atatürk'ü asagilayan âlim
pozlu, ukala tavirli zir cahilleri her gün halkin karsisina diken
televizyon kanallarindan ve gazetelerden gina geldi. Yükselen
ahlaksizlik grafigimiz kimin eseridir saniyorsunuz? Cehalet tüm
fenaliklarin anasidir. Biz de o anayi besleyip duruyor, onun
tosuncuklarina oylar veriyoruz. Artik yeter! Memleketimde her elimi
attigim yerde cehalet çirkefine bulasmaktan biktim.



Celal Sengör, Bilim Teknoloji (Cumhuriyet) sayi:1258

11 Nisan 2012 Çarşamba

Derin Yabancı

Derin Yabancı...

“Derin devlet” yoktur...

Devlet mi var, derini olsun?..

“Derin yabancıdır” o...

*

NATO’nun Libya’da ne işi var?” diyen devletti...

Bir hafta içinde devletin uçağını NATOkapsamında Libya’ya gönderdi de... Elinden “insan hakları ödülü” aldığı Kaddafi’yi “İnsan haklarını çiğniyor” diye bombalattı; derin yabancı...

*

Mısır’a gidip Mübarek’e sarılıp öpen; devlet...

Birkaç ay geçti geçmedi; Mübarek’i kafese koyup mahkemeye getirenlere para ve silah yardımı yaptırabildi; yine derin yabancı...

*

Diyelim ki Mavi Marmara gemisi vurulduğunda horoz kesilen devletti...

Derin yabancı susmasını söyledi...

Sustu horoz...

*

Siz görmeyin...

En yakın yandaşları İran gördü mesela...

Türkiye’nin “taşeronluk yaptığını” ulusal televizyonlarından duyurdular...



Parmağında oynatıyor...

Türkiye üzerindeki büyük oyun derin yabancının yazılımıdır...

Müthiş plana karşı çıkacak kim varsa hapishanelere doldurulup... Ulusal duyguları dile getirebilecek medyayı silip... Boyun eğmeyecek askeri sindirip... Yargıyı, sivil toplum kuruluşlarını, üniversiteleri hizaya getirip yol temizliği öngören plan yerli malı olamayacak kadar kusursuz...

*

Devlet “komşularla sıfır sorun” dedi, sadece birkaç ay sonra oldu size:

Komşularla sıfır barış... 

Bizim devlet, Esad’ı arada bir gidip öpüp “Biz kardeşiz” derken, bir anda “Seni katil” demesi de ondan...

Olacakları izleyin artık...

*

Başı beladadır Türkiye’nin...

AKP’nin istediği din temelli rejimi kurup bir çağdaşlaşma projesi olan cumhuriyeti yıkmasına yardımcı olurken, karşılığında onu bölgenin tetikçisi olarak kullanıyor; derin yabancı...

Dünyanın en yalan, dolan, entrika dolu politikasını oturup saf saf izledikçe Türkiye, bu ülkede olacaklara da derin yabancı karar verecektir...

Siz değil... 


bekir coşkun - cumhuriyet

7 Nisan 2012 Cumartesi

Biz Tecavüzcüler...






Biz Tecavüzcüler...



Egemen Bağış, BBC’de tutuklu gazetecilerin suçunu açıkladı:

“Onlar tecavüzcü...”

*

BBC’ci zıpladı:

“Nası yani?..”

“Tecavüz ederken...”


Böylece İngilizler ne mal olduğumuzu öğrenmiş oldular...

*

Gazetecilere yakıştırdıkları sıfatlar:

Tinerci...

Gaspçı...

Terörist...

Darbeci...

Yalancı...

İhanet içinde...

Kökü dışarıda...

Suiniyeti ortada...

Katil...

Alçak...

Ve nihayet; tecavüzcü...

Bir eşcinsel, bir de pezo olmadığımız kaldı maazallah...

*

Tabii ki BBC sunucusu inanmadı:

“Nasıl olur?..”

“Tecavüz ederken yakalandılar...”

“Üzerindeee?...”

“.......!”

*

İngiliz cahil bilmiyor ki; Türkiye’de tecavüzden ya da banka soymaktan kimseyi asla içeri atmazlar...

*

Peki “tecavüzden” tutuklu gazeteci yok mu?..

Var..

Pozantı çocuk tutukevinde tutuklu çocuklara tecavüz edildiği iddia edildi... Mahkûm yakınları TBMM’ye, Adalet Bakanlığı’na, AKP bürolarına koştular...

Aman, duman...

Kimse dönüp bakmadı... İki genç gazeteci çalışıp didinip olayı belgelediler... Olay bomba gibi patladı ki...

Polis koştu...

İki gazeteciyi yakaladı...

Tıktılar içeri...

Tecavüz haberi yapmaktan...

Tecavüzden(!) bu ikisi var yani...

*

Ve kendisine teslim edilmiş çocukları tecavüzden koruyamayan iktidarın bakanı BBC’ye çıkıp “İçerideki gazeteciler tecavüzcü” diyebildi...

O bakana televizyonlarda yer verilmemesi, gazetelerde artık yer almaması gerekmez mi?..

Biraz olsun alınan varsa?...

Ama dün baktım; içerideki gazeteci arkadaşlarımızın mensup olduğu Milliyet Gazetesi’nde Egemen Bağış’a birinci sayfadan makale yazdırmışlar...


Belki cemiyetten ödül de alır...



Bekir Coşkun/Cumhuriyet

5 Nisan 2012 Perşembe

MASKARALIK


Kaçırmayın…
Koşun…
Koşarken sormalı:
“Niye koşuyoruz?…”
“Darbe yapmışlar…”
*
32 sene öncenin hesabını, 32 sene sonra sorduklarına göre; demek ki darbeye 32 sene sonra kızdılar…
*
Dün 12 Eylül mahkemesinin önünde toplanıp da “adil yargı”, “hukuk”, “insan hakları”isteyenlerin görkemli sayısı, 12 Eylül’ü aratmayan Silivri’nin önünde hiçbir zaman görülmedi…
Demek ki “adalet” duyguları da 32 sene sonra geliyor…
O zaman bugünün hesabını da 32 sene sonra anca soracaklar…
*
Bugün iktidarın Meclis’te orantısız güç sağladığı “yüzde 10 barajı” yerli yerinde duruyor…
12 Eylül darbesinin ürünü…
İsmi değiştirilerek “özel mahkemeler” duruyor…
12 Eylül’ün ürünü…
“Dokunulmazlıklar” duruyor…
12 Eylül’ün ürünü…
Koşun:

“Niye bu tarafa doğru koşuyoruz?..”
“Kaçmasınlar…”
İkisi de hasta ve yürüyemiyor…
Yani uçak versen kaçmaya, binemezler…
*
TBMM, 12 Eylül’de kapatıldı diye, müdahil…
Hükümet, kapatıldı diye müdahil…
Siyasi partiler, kapatıldılar diye müdahil…
Sorsanız ya; şu anda neye göre açıklar?..
12 Eylül Anayasası’na göre…
İzan 32 sene sonra bile gelmiyor…
*
Cumhuriyeti yıkıyorlar şu an…
Laikliği savunan başta Genelkurmay Başkanı hapiste, şeyh imam okulda derse başladı önceki gün itibarıyla…
Kimsenin sesi çıkmıyor…
Herkes sindi…
Korkudan…
Ama televizyonlar, gazeteler 12 Eylül’e horozlananlarla, küfür edenlerle, hesap soranlarla dolu sabah akşam…
Yiğitlikleri de tuttu…
32 yıl sonra…
*
Bir gün bu günlerden utanacak olsalar bile…
Demek 32 yıl ister…


Bekir Coşkun

6 Mart 2012 Salı

EŞEKLİ KÜTÜPHANECİ MUSTAFA AMCA





Yıl 1943. Genç Mustafa'nın tayini kütüphaneci olarak Ürgüp Tahsin Ağa Kütüphanesi'ne çıkar. Devlet memurluğu o dönemde süper bir şey, çünkü özel sektör falan yok. Bizimki kütüphanede heyecanla okurları bekler; bir gün olur, beş gün olur, gelen giden yok. Etraftakilerle konuşur, herkese anlatır:


"Bakın kütüphane bomboş duruyor, gelin kitap okuyun." Gelen giden olmaz. Amirlerine durumu bildirir.

- Kardeşim otur oturduğun yerde, maaşını düzenli alıyon mu, almıyon mu ?
- Alıyorum.
- Eee, o zaman ne karıştırıyon ortalığı, gelen giden olsa maaşın mı artacak ? Başına daha fazla bela alacan, o kütüphaneye yıllardır kimse gelmez zaten.

23 yaşındaki genç memur "Ne yapayım, ne yapayım?" diye düşünür durur.
Sonunda aklına bir fikir gelir, eşine söyler.
Eşi önce "Deli misin bey?" der, ama kocasının bir şeyler üretme,
işe yarama çabasını yakından görünce fikri kabullenir.


O dönem devletteki amirlerinin çıkardığı tüm engellerin tek tek, binbir güçlükle üstesinden gelir.
Çünkü o zaman da şimdiki gibi, "Aman bir şey yapmayalım da başımıza bir iş gelmesin.
Çalışsan da aynı maaş, çalışmasan da" zihniyeti aynen var.


O bıyıklı, kravatlı, asık yüzlü, sigara kokan, arkalarındaki Atatürk resminden utanmayan,
ama ülkesine gram faydası olmayan bürokratları zorlukla ikna eder ve bir eşek alır.
İki tane de sandık yaptırır. İki sandığa, kalınlığına göre 180-200 kitap sığar.
Sandıkların üstüne "Kitap İade Sandığı" yazar. Kitapları eşeğe yükler ve köy köy gezmeye başlar.
 
Kütüphaneye de bir yazı asar: 


"Sadece Pazartesi ve Cuma günleri açıyoruz."


Köydeki çocuklar şaşırır.
Eşeğe bir sürü kitap yüklemiş bir amca, o gariban çocukların küçücük ellerine kitapları verir. Düşünün, Noel Baba gibi. Noel Baba yalan, Mustafa Amca ise gerçek. Geyikler yerine eşeği var.

Eşek de daha gerçek, Mustafa Amca da.

"Çocuklar bunları okuyun, aranızda da değişin. On beş gün sonra aynı gün gelip alacağım. Aman yıpratmayın, diğer köylerdeki arkadaşlarınız da okuyacak" der.

Mustafa artık Ürgüp'teki kütüphanede bir iki gün durmakta, diğer günler eşeği Yüksel'le köy köy gezmektedir.
Köylerdeki çocuklar Eşekli Kütüphaneciyi her seferinde alkışlarla karşılarlar. Kalpleri küt küt atar heyecandan, sevinç içinde yeni kitapları beklerler. Mustafa Amca'nın ünü etrafa yayılır. Diğer devlet memurları makam odalarında sıcak sıcak oturup iş yapmazken, Mustafa'nın eşeği Yüksel yediği otu hepsinden fazla hak etmektedir.

Zamanla insanlar kütüphaneye de gelmeye başlar. Mustafa bakar ki kütüphaneye kadınlar hiç gelmiyor. Zenith ve Singer'e mektup yazar:

'Bana dikiş makinesi yollayın, firmanızın adını kütüphanenin girişine kocaman yazayım' der. Zenith dokuz tane, Singer bir tane dikiş makinesi yollar (ilk sponsorluk faaliyeti). Salı günlerini kadınlar günü yapar. Kumaşı alan kadın kütüphaneye koşar. On makine yetmediği için sıra oluşur.


Sırada bekleyen kadınların eline birer kitap verir, beklerken okusunlar diye.
Okuma-yazma oranının düşüklüğünü görünce halkevlerine okuma yazma kursları vermeye gider.
Halıcılık kursları başlatır, bölgede halıcılığı canlandırır.


Bu arada valilik Mustafa hakkında dava açar, "kendi görev tanımı dışında davranıyor" diye.
50 yaşına gelen Mustafa Amca baskıyla emekli edilir.


Mustafa Amca köylüler arasında efsane olur, yıllar geçtikçe köylerdeki çocuklarda okuma aşkı yerleşir.
2005 yılında Mustafa Amca vefat eder. Tüm Kapadokya çok üzülür, aralarında toplanırlar. Ürgüp'e Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykelini dikerler.


Girişimcilik ne biliyor musun?


Bulunduğun yere yenilik katmalısın. Mutlaka adım atmalısın. Yaptığın iş olduğu yerde durup duruyorsa, sende bir uyuzluk vardır arkadaş. İnsan var, dokunduğu yere değer katar; insan var, dokunduğu yere değer kaybettirir.

Bakın Nevşehir'den ve bu ülkeden nice müdür, amir, vali, bürokrat, milletvekili, politikacı geçti; binlercesinin adını kimse hatırlamaz ama Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykeli var.