galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mayıs 2013 Pazartesi

Bir Kadıköy Klasiği - Kadıköy Hatırası 2


Burak Yılmaz'ın kafasında patlayan ses bombası
Dün akşamki derbi baştan sona tam bir Kadıköy klasiğiydi. Rakip Galatasaray'ın derbi öncesinde ne bir kışkırtma, ne bir hakaret, ne bir provokasyonu asla olmamıştı.Hatta avrupada klasikleşen şampiyon takımın rakibi tarafından alkışlanması gibi son derece spor ahlakına uygun bir hareket gündeme getirildi ama Fenerbahçe cephesinden buna bir olumlu yanıt gelmediği gibi Fenerbahçe tarafı haftalardır sürekli teknik heyetiyle yönetimiyle futbolcusuyla Galatasaray'la uğraşıp durdu. Aziz Yıldırım yönetimi özellikle derbi öncesine koyduğu mali kongresinde hiç alakası yokken Galatasaray'a salladı durdu ve ortamı , taraftarı sürekli gerdi.. Maç günü gelip çattığında ise daha Galatasaray otobüsü Fenerbahçe stadına geldiği andan itibaren tek bir Fenerbahçe yöneticisinin onları karşılamamış olmasıyla  bu "düşmanca" hava adeta zirve yapmıştı.Oysa ligin ilk yarısında Galatasaray stadında oynanan derbide Fenerbahçelileri Galatasaray yöneticileri son derece misafirperver bir şekilde karşılamışlardı.
Sahaya atılan viski şişesi
Galatasaray takımı ısınmak için sahaya girdiği anda Fenerbahçe taraftarlarının geleneksel olan maçın bitimine kadar süren sürekli küfürleri, yabancı madde yağmuru, ırkçılığın daniskası olan sahaya muz atma (ki kendi takımlarında da siyahi oyuncular olmasına ramen), kırık viski şişesi atma, cep telefonu, bozuk para, çakmak ve benzeri maddeleri rakip takım oyuncularına yağmur gibi yağdırma seramonisi de Şükrü Saraçoğlu Stadının gelenekselleşmiş hareketlerinden biriydi.Burak Yılmaz'ın kafasında patlayan ses bombası da cabası oldu.Maçın içerisinde gelişen olaylar ise sahada ligi kafasında bitirmiş, şampiyonluk kutlamalarına zaten başlamış ve adeta laf olsun diye derbi maçı oynamaya gelmiş iki, üç pası bir zahmet yapan bir  Galatasaray ve onun karşısında adeta hayatlarının maçını oynayan, adeta bir UEFA CUP finali oynayan, ligin belki de en iyi maçını çıkaran, her topa canla başla koşan bir Fenerbahçe takımı vardı..
Drogba'nın Volkan'a manalı bakışı..


Sahaya Muz Atan "Taraftar"
Maçın gidişatında daha ilk dakikalardan itibaren hemen her faul pozisyonunda centilmenlik adına rakibine elini uzatan Galatasaraylı oyuncular karşılarında adeta bir düşman edasıyla kendilerini iten,her türlü fiziksel ve sözel provokasyonu alenen hakemin gözünün önünde yapan ama uyarı dahi almayan bir Fenerbahçe buldular. Her hava topunda kambura yatan ve yere düşen Hasan Ali'yi kaldırmak isteyen Drogba oraya koşarak gelip kendisini itip kakmaya çalışan Volkan Demirel'e öyle bir bakış atıyordu ki anlatılmaz... Daha sonra yine Fenerbahçe taraftarının attığı bir cep telefonu kafasına isabet eden Hasan Ali Kaldırım gerçekten kendini yerde buldu..Maç boyunca daha önce ırkçılıktan sabıkası olan Emre Belözoğlu'da yine kendinden beklenen klasik provokatif  hareketleriyle Volkan Demirel'e eşlik etti.

Maç bu havada devam ederken Cüneyt Çakır'ın Galatasaray'lı oyunculara yapılan faulleri görmemesi ve sonrasında Fenerbahçe'nin bulduğu zorlama gollerle skor bir anda 2-1 'e gelmişti.. Bundan sonra ise Galatasaray tarafında zaten formalite olarak gelinmiş bir maç havası ve "bitse de gitsek" tavrı maç bitene kadar sürdü.. Çok fazla teknik ve taktik yoruma gerek olmayan bu maçta asıl konuşulması gereken Fenerbahçe'nin Galatasaray'a karşı taraftarı,yönetimi ve futbolcularıylabir bütün olarak sergiledikleri artık gelenekselleşmiş olan bu sporla ve centilmenlikle alakası olmayan, vahşice ve düşmanca refleksidir.
Volkan'ın Sabri'yi dostça kucaklaması (!')
Sahada karşılarındaki futbolculara adeta bir düşman gibi saldıran ve ellerinden gelse gırtlaklarını sıkıp atacak derecede gözü dünmüş olan Fenerbahçelilerin (sahada bir pozisyonda Volkan Demirel fiziksel olarak çok üstün olduğu Sabri Sarıoğlu'na önce tokat atmış sonra kendisine isyan eden Sabrinin üzerine yürüyüp gırtlağını sıkmış ve sonrasında hakem iki futbolcuyu da saha dışına göndermiştir.)  maç bitiminde Galatasaray otobüsü taşlanmış ve bir taraftar işte bu düşmanlık yüzünden bıçaklanarak hayatını kaybetmiştir.
Malesef bütün bu Kadıköy Klasiğinden sonra geriye kalan şey Drogba'nın kendisine yapılan bu Irkçı davranışı ve Vahşice Düşmanlığı'nı cümle aleme duyurması ve Türkiye'nin adının yine kötü anılması olmuş oldu.. Drogba'nın Fenerbahçe Stadındaki ırkçılığı ve düşmanlığı şu cümlelerle kınadı :



"Bana maymun diyorsunuz ama 2008'de Chelsea, Fenerbahçe'yi yendiğinde ağlıyordunuz... Bana maymun diyorsunuz ama geçen sene ben Şampiyonlar Ligi'ni kazanırken ekranlarınızın önünde sevinçten zıplıyordunuz... Bana maymun diyorsunuz ama Galatasaray'la şampiyonluk yaşadığımda deliye döndünüz... "Ve en kötüsü; bana maymun diyorsunuz ama dün benim maymun kardeşimin attığı iki golde de sevinçten zıpladığınızı unutuyorsunuz... Ve kendinize gerçek taraftar diyorsunuz, öyle mi?"

Elbette bugün Fenerbahçe ağırlıklı spor medyası bu olumsuz tablonun hemen hiç birini gündeme getirmeyecek ve Fenerbahçe'nin nasıl kazandığını ballandıra ballandıra anlatacak ve utanmasa dostluk ve kardeşlik içinde geçen bir mücadele cümlesini de laf arasına sokacaktır. Hatta Emre Belözoüğlu'nun da bir röpörtajda belirttiği gibi Fenerbahçe taraftarını misafirperverlikle ün kazanmış bir taraftar olarak bile yazabilirler.. Zaten bütün bu olaylardan sonra Fenerbahçenin Saha kapatma cezası dahil bir çok cezalar alması gerektiğinden, bahsetmek şöyle dursun Fenerasyon lakaplı Yıldırım Demirören federasyonunun sahada bir tek hakemi dövmediği kalan Volkan Demirel'in utanmadan talep ettiği kendisine ceza vermemesi ve Türkiye Kupası Finalinde oynaması için izin verilmesini dahi konuşan bir basın bulacağız..Maçın önüne geçen Volkan Demirel bir de utanmadan Galatasaray'lıları provokasyon yapmakla suçlayıp "Amaçları farklıydı" diye demeç verdi. Tıpkı Aykut Kocaman'ın maçtan sonra sanki yapılanların bir savunmasıymış gibi "ne var canım telekom'da da aynısı oldu onu konuşmadınız bunu da konuşmayın" diye yüzsüzce kendini savundu...İşte bütün bunlar yüzünden, bu Azizler,Yıldırımlar bu işten elini çekmedikçe Türkiye'de futbol asla bir yere gelmedi gelmeyecek de...


Kadıköy Klasiği Şampiyonluk Kutlaması 2
Sabri atılıp kenara gelirken Meireles'in Tombalası
Maç sonunda Galatasaray'lı oyuncuların güvenlik nedeniyle saha ortasında toplanarak bir halka oluşturmaları ve şampiyoluklarını yine Kadıköy'de kutlamaları ise yeni gelişmiş bir Galatasaray' Kadıköy Klasiği olarak tarihe geçti.
Kadıköy Hatırası 2


@offluhoca

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Şampiyon Galatasaray,İkinci Aziz Yıldırım ve Yıldırım Demirören..



Türkiyede normal ligi birinci sırada tamamlamayı garantileyen Galatasaray'ın şampiyonluğu üzerine bir yazı yazmak isterdim ama bundan daha mühim konularda yazmak farz olmuştu..

Fenerbahçe'ye ve Türk Futboluna Yakışmayan İki İsim

Şükrü Saraçoğlu Stadı 
Futbolun temelde bir oyun olduğunu ve oyunların insanları eğlendirmek, kaynaştırmak, birleştirmek için dizayn edilmiş sosyal aktiviteler olduğunu malesef ki konu futbol olunca unutuveriyoruz. Futbolu bir ölüm kalım meselesine,uğrunda kavga edilecek bir konu haline ve hatta bir cinayet sebebi haline bile getirebiliyoruz.
Bu sadece bizim ülkemize has bir durum değil elbette. Bu sosyologların araştırması gereken bir problem olmakla beraber bu sorunu çözmesi gerekenlerden birisi de futbolun başındaki isimler yani federasyon yöneticileri ve kulüp başkanlarıdır. Bu isimlere bağlı olarak çalışan teknik direktörler  ve futbolcular da konuyla direkt ilgilidir.Futbol fanatikleri bu kişilerin ağızlarından çıkan her kelimeye derin anlamlar yüklüyorlar. Örneğin kaybedilen bir maçtan sonra bir yöneticinin karşı takımı ve ya hakemleri suçlayıcı bir demeci taraftarın gözünde o hakemi veya takım oyuncusunu bir düşman haline getirerek kitlesel hakaretlere uğramasına ve tehdit edilmesine dahi yol açabiliyor.Bu ve benzeri örnekler çoğaldıkça fanatiklerin birbirine duyduğu kin ve nefret de misliyle artarak devam ediyor.
Vahşi kapitalizmin bir oyun değil de endüstri olarak gördüğü futbol içerisine ekilen bu kötü tohumların meyvelerini de kitlesel terör eylemlerini aratmayacak sahnelerle stad yakma, birbirine taş ve sopalarla saldırma, bıçaklama, linç gibi maç öncesi ve sonrası olaylarda görmekteyiz. "Gerilim artarsa, heyecan da artar, heyecan artarsa maça ilgi de artar, bu da daha fazla bilet satışı,daha fazla reklam, daha fazla yayın geliri olarak bize geri döner" şeklinde hesaplar yapanlar sadece futbol endüstrisinin başındaki sermayedarlar değil aynı zamanda bu endüstrinin çarklarını oluşturan külüp yöneticileri, federasyon idarecileri ve bunların güdümündeki teknik direktör ve futbolculardır.

Bu kişilerin ne kadar etkili ve güçlü olduklarını yol açtıkları futbol terörü ne kadar acı ve vahim sonuçlar doğurursa doğursun bu kişilerin hiçbirşekilde ceza ve yaptırıma maruz kalmadıklarından ve koltuklarını terk etmediklerinden de anlayabiliriz.
Türkiye'deki futbol holiganlığının doruk noktası belki de Galatasaray - Fenerbahçe rekabetidir. Ülkenin en çok taraftara sahip olan bu iki köklü kulübü arasındaki rekabetin benzerlerini yurt dışında da görmekteyiz.Bir İspanya'daki Barcelona Real Madrid, Almanya'daki Bayern Münich Dortmund ve futbolun beşiği dediğimiz İngiltere'deki Manchester United Arsenal rekabeti bu örneklerden bazılarıdır. Bizim ülkemizden farklı olarak bu ülkelerdeki holiganlık ve futbol terörünün sebebi futbol yöneticileri,teknik direktörler ve ya hakemler değil taraftarın bizzat kendisidir. Özellikle İngiliz Holiganizminin bir numaralı sorumlusu taraftarın maç öncesi ve sonrasında tükettiği aşırı alkol olarak gösterilebilir. Ve bu ülkelerde fair-play ahlakına aykırı tutum ve yorumlarda bulunan futbol aktörleri ağır şekilde cezalandırıldığı gibi kaybeden takımın kazananı sahasında alkışlama geleneği gibi son derece futbol ruhunu yansıtan örnekleri de sık sık görüyoruz. Önceki yıllarda şampiyonluğu garantileyerek rakip takımın sahasına maç yapmaya giden Manchester United, Chelsea, Arsenal gibi takımlar rakipleri tarafından alkışlanarak tebrik edilmiş ve centilmenlik örneği gösterilmiştir.

Kadıköy
Bunun aksine bizim ülkemizdeki örnekler ise Galatasaray'ın 2011-2012 sezonu sonunda Fenerbahçe stadında kazandığı şampiyonluk maçı sonrası çıkan saha ve saha dışı olaylar, rakibini alkışlamayı bırakın şampiyonluk kupasının dahi verilmesini engellemek adına stadın ışıklarının söndürülmesi ve Galatasaray'ın şampiyonluk kupasını karanlıkta kaldırması ve sonrasında Fenerbahçe taraftarının stadı yakmaya çalışması ve stad çevresindeki benzin istasyonu tahrip etme, polis aracı yakmaya varacak kadar vahim ve üzücü olayların yaşanması tarihe kara bir leke olara geçmiştir. Daha evvelki yıllarda ise yine bir kupa finalinde kaybeden taraf olan Fenerbahçe'nin rakibinin kupa seramonisi sırasında dahi sahaya çıkmayarak adeta rakibinin kupa almasını protesto etmesi gibi centilmenlik ve ahlak dışı örnekler oldukça çoğaltılabilir ve hepsinin ortak noktasında tek bir isim yatmaktadır : AZİZ YILDIRIM.

Burada sorulacak soru şudur: Tüm bu futbol fanatizmi ve terörünün arkasındaki şey sadece futbolu para olarak gören sermayedarlar mı, yoksa futbolu kişisel egolarını tatmin etmek için kullanan bazı hasta ruhlu kişiler ve bu kişileri koruyup kollayan makam mevki sahibi kişilerin gayri ahlaki tavır ve davranışları mı?
3 Temmuz 2011'de başlayan ve ülkemizde birçok kesim tarafından futbolun temizlenmesi olarak algılanan "şike süreci" sonuçları itibariyle gelinen noktada ülkede hemen hiçbirşeyin değişmediği, ve değişmemesi için herşeyin yapıldığı aşikardır. Şike davasında suçlu bulunan ve mahkeme tarafından cezalandırılan birçok isim ve en başta Aziz Yıldırım eski görevlerine büyük bir yüzsüzlükle halen devam etmektedir. Bu anlaşılabilir, kabul edilebilir bir durum değildir. Şike davasında yargılanmış olan ve bazı yöneticileri ceza almış olan; yöneticiliği sırasında kulübü mali açıdan adeta batırdığı tescillenen ve son kongrede mali açıdan dahi ibra edilmeyen Beşiktaş'ın eski başkanı Yıldırım Demirören'in Türk futbolunu kurtarmak adına Türkiye Futbol Federasyonunun başkanlığına getirilmesi  başlı başına ülke futbolunun nasıl bir bataklık içinde olduğunu, ve olmaya devam ettiğini göstermektedir.Bu kişinin başında bulunduğu PFDK, ve Tahkim kurulunun skandal kararlarına hele hiç değimmiyorum işin içinden çıkamayız..

Karanlıkta Kupa Töreni
Yine hemen her açıklamasında, her basın toplantısında birileri ,birşeyleri üstü kapalı olarak suçlayan,kazansın kaybetsin her maçtan sonra taraftarı manipüle eden açıklamalara imza atan Aykut Kocaman'da bu kaos ortamının mimarlarından birisidir. Ülkenin içinden geçtiği ve neredeyse bütün soru işaretlerinin üzerinde yoğunlaştığı kulüp olan Fenerbahçe'nin teknik direktörü olarak yaptığı açıklamada "Galatasaray'ın saha içinde ve dışında bu şampiyonluğu vereceğini zannetmiyorum" demeci, yine Benfica ile oynanacak yarı final ikinci maçı öncesi verdiği "kaybedersek rakibimizi alkışlarız" çıkışının sonrasında matematiksel olarak şampiyonluğu kaybettikleri İBB maçı sonrası "Galatasaray'ı Kadıköy'de alkışlamayacağız" demeci birbiriyle tamamen zıt ve bu kişinin ne kadar artniyetli ve insanları provoke etmeyi amaçlayan, barış kardeşlik ve fair play ruhuyla asla bağdaşmayan açıklamalarına bazı örneklerdir.
Şampiyon Galatasaray
Sonuç itibariyle Türkiye'de futbolun neden olduğu terörizm ve holiganlığın sebebi taraftarın kendisi değil, taraftarı birbirine düşüren, futbolun ruhundan, barıştan,kardeşlikten, fair-playden haberi dahi olmayan, tamamen kişisel çıkar ve egolarını tatmin etmek adına milyonları yönlendirmekten çekinmeyen bu kişilerin varlığı devam ettikçe  Türk futbolunun iyi bir yere gelmesi de mümkün gözükmemektedir.
Kişisel başarılarını başkalarını tehdit ederek, şike yaparak, gayri ahlaki davranarak kazanan, kişisel başarısızlıklarını ise başkalarına çamur atarak,başkalarını hedef gösterek, camiaları suçlayarak tehdit ederek örtbas etmeye çalışan,mesub oldukları camialara ve makamlara asla yakışmayan bu kişilerin ülke futbolundan elini çektiği, Şampiyonluğu garantileyen takımın, rakibinin sahasında kafasına su şişesi değil de konfeti yağdığı ve alkışlandığı bir sahneyi Türk futbolunda görmek umuduyla hoşçakalın.

@OffluHoca


24 Nisan 2013 Çarşamba

'İnsanda utanma olur!'

Hıncal Uluç, Aykut Kocaman'ı çok sert bir dille eleştirdi.

Usta kalem Hıncal Uluç haftanın spor olaylarını değerlendirirken Aykut Kocaman ile ilgili çok çarpıcı açıklamalar yaptı. İşte Uluç'un Sabah Gazetesi'ndeki o ifadeleri:

"Çok ayıp etti ve suç işledi bana sorarsan... Ayıp ve suç! 'Kendisini savunacağım' diye koskoca bir Kadıköy semtini tehlikeye attı. Geçen sene Saracoğlu Stadı'nda olanları herkes biliyor, herkes seyretti ve de Bağdat Caddesi'nde olanları... Kızıltoprak'taki benzinci havaya uçuyordu ramak kaldı, oradaki otomobili yaktılar. Böyle bir fanatik holigan kitlesini tahrik etmenin alemi yok. "Ben biliyorum da söylemiyorum" dünyanın en çirkin lafı... Ahlak açısından daha çirkin bir laf yok. Bir şeyi biliyorsan erkekçe söylersin ya da susarsın. 'Biliyorum ama söylemiyorum' ya bir şantajdır ya bir tahriktir. Bunların ikisi de Türk Ceza Kanunu'na göre suçtur. Sporda Şiddet Yasası'nı söylemiyorum bile... Kitleleri tahrik ve kitlelere şantaj suçtur. Kadıköy'de savcı varsa bu konuşmanın bandını istetir ve gerekli açıklamayı yapar. Türkiye'nin şu kritik günlerinde böyle bir Fenerbahçe-Galatasaray maçının zeminini hazırlamak suç... Aykut lafının nereden neredeye gittiğini bilmiyor.

Tamamen kendi kendisini savunmak için ortaya atılmış bir laf bu. Ama nereye gittiğini düşünmüyor bile... Kimleri tahrik edebileceğini düşünmüyor. Yani şu PFDK'nın verdiği kararlara bak son zamanlarda... Şu Tahkim'in verdiği karalara bak. LİG TV'nin yayınlarına bak!

ADI ŞİKEYLE ANILMADI!

Fatih Terim'in önünde bir hakem 45 dakikanın 40 dakikasında dururken, bir kamera Fatih Terim'e özel çevrilmiş dururken, kaç kere gördünüz Aykut'u, maç boyunca kaç kere gördünüz Aykut'u televizyonda? Bir kere dördüncü hakemle kapıştı onu da 3 saniyede geçtiler! Orada ne oldu ne bittiğini fark edemedik. Bütün medya gücü Fenerbahçe'nin elinde, bütün federasyon kurulları, Tahkim Kurulları, PFDK'sı ve hakemleri Fenerbahçe'nin elinde buna rağmen, "Galatasaray'ı dışarıda yenmek zor" diyor. İnsanda bir utanma olur! 3 Temmuz'dan bu yana ülkede kopan şikelerin içinde adı anılmayan bir tane kulüp var; Galatasaray. Aykut'un itham ettiği kulüp o kulüp. Varsa bildiği gitsin savcılığa itham etsin. Fenerbahçe için verilmiş mahkumiyet kararı var Türkiye'de, Yargıtay'da bekliyor, Fenerbahçe için verilmiş mahkumiyet kararı var UEFA'da, Şampiyonlar Ligi'nden ihraç edildi. Fenerbahçe için yüzlerce sayfalık dosya UEFA'da hala okunuyor. Sen bütün bu ortamın içinde olacaksın ve ortamın dışında hiç bu işlere karışmadığı her şeyle sabit bir kulübü itham edeceksin! Niye? Saracoğlu'ndaki maçtan sonra ortalık yansın, yıkılsın. Bu çok ayıp, bu korkunç bir şey..."

6 Mart 2013 Çarşamba

Didier Drogba


Londra’nın zenginler kulübü Chelsea, hafızalardan uzun süre silinmeyecek Şampiyonlar Ligi zaferinden birkaç gün sonra resmi sitesinden yaptığı açıklamada, Mayıs sonunda sözleşmesi sona erecek futbolcunun takımdan ayrılacağını duyuruyordu. Kulübün yönetim kurulu başkanı Ron Gourlay’nin, “8 senedir bizimle birlikte olan, Chelsea’de efsaneleşmiş, son sezonlarda kazandığımız kupalarda büyük payı bulunan Didier Drogba yeni sezonda ne yazık ki bizimle olmayacak…”cümlesi, tanıdığım Chelsea taraftarlarında hayal kırıklığı yarattı şüphesiz. Premier Lig tarihinin en iyi 10 futbolcusundan biri artık onlar için olmayacaktı…
Dile kolay, sekiz senede kazanılmış üç Premier Lig şampiyonluğu, dört Federasyon Kupası, iki Carling Kupası, hepsinden önemlisi geçen sezon sonunda kazanılan Şampiyonlar Ligi… Premier Lig’de iki kez “Altın Ayakkabı” ödülü kazanmış, takımda iki kez sezonun en iyi futbolcusu seçilmiş, forma giydiği 341 maçta 157 gol kaydetmiş olan acar forvet, Şampiyonlar Ligi finalinde Chelsea formasıyla son kez sahaya çıktı ve kupayı getiren penaltı sonrası son kez Chelsea tribünlerine koşmuştu.
***
REKOR TRANSFERLE GELMİŞTİ
2004 senesinin Ağustos ayında Chelsea formasıyla Manchester United karşısında ilk kez sahaya çıktığında, o dönemin rekor transfer ücreti 24 milyon Sterlin karşılığında Marsilya’dan gelmiş; o sezonun sonunda batı Londra takımı 50 sene aradan sonra Premier şampiyonluğunu kazanmıştı.
Sevmişti onu Chelsea taraftarları, “Who Let The Drog Out /Who! Who! / Who! Who!” tezahüratı kısa sürede Stamford Bridge tribünlerinde yayılmıştı. İlk sezonunda forma giydiği 40 maçta 16 gol atarken, bu gollerin 10’u Premier Lig maçlarında geliyor; Şampiyonlar Ligi'nde ise 5 gol kaydediyordu. Liverpool’a karşı Millennium Stadı’nda kazanılan Lig Kupası finalinin uzatma dakikalarında attığı gol takımını kupaya taşımıştı.
2005-2006 sezon açılışında, “Community Shield” kupasında Arsenal’e attığı iki gol ile başladı. O sezon, ligin bitmesine iki hafta kala Chelsea bir kez daha şampiyonluğu yakalıyor; Premier Lig tarihinde arka arkaya şampiyonluk kupasını kaldıran ilk takım olarak tarihe geçiyordu. Drogba o sezon 12 gol kaydederken, kimi zaman “artistik düşüşleri” nedeniyle eleştiriliyor; eleştirilere önce, "Sometimes i dive, sometimes i stand," (Bazen kendimi atarım, bazen ayakta kalırım!) şeklinde cevap veriyor; hatasını anladığı zaman, "I don't dive, I play my game" (kendimi atmam, oyunumu oynarım!) cümlesiyle durumu düzeltiyordu. Kim ne derse desin Chelsea taraftarı sevmişti Fildişili golcüsünü…
2006-2007 sezonunda, 20’si ligde olmak üzere attığı 33 golle “Altın Ayakkabı” ödülünü kazanıyor; 80’li yılların unutulmaz golcüsü Kerry Dixon’un 1984-85 sezonunda Chelsea formasıyla yakaladığı 30 gol barajını aşıyordu. 2007 senesinin Ocak ayında Samuel Eto'o ve Michael Essien’nin önünde “Yılın Afrikalı futbolcusu” seçilirken, o sezon Premier Lig’in en iyileri arasında yerini alıyordu.
2007-2008 sezonunun başında José Mourinho’nun takımdan ayrılması onu kötü etkilemişti. O dönemde France Football Magazine ile yaptığı söyleşide, artık Chelsea’de kalmak istemediğini, hocasının zamansız gidişini kabullenemediğini dile getiriyordu. Bu açıklama üzerine Barcelona, Real Madrid, Milan, Inter onu kadrolarında görmek istediklerini açıkladılar. Kısa süre sonra söylediklerinden pişman olduğunu açıklayan ünlü forvet, Chelsea’de kalmak istediğini, Londra’yı çok sevdiğini söylüyor; Şampiyonlar Ligi'nde Schalke 04’e, lig maçında Manchester City’e attığı gollerle taraftarın gönlünü alıyordu. Chelsea o sezonun sonunda oynanan Şampiyonlar Ligi finalini penaltılar sonunda kaybetti. O sezon futbolun en görkemli kupası ellerinin arasından kayıp gitmişti.
***
2008-2009 sezonuna kötü başlayan Drogba, sakatlığı nedeniyle Kasım ayına kadar forma giyemiyor; daha sonra Burnley karşısında oynanan kupa maçında rakip takım taraftarlarıyla atışması nedeniyle üç maç ceza alıyordu. O sezonun Şampiyonlar Ligi yarı finalinde Barcelona karşısında alınan “haksız mağlubiyeti” kabullenemiyor, maçtan sonra o maçın hakemine dair söylediği "It's a fucking disgrace” kibarca “Bu acayip bir rezalet!” cümlesi televizyon ekranlarında duyuluyordu. Aslında çok da haksız sayılmazdı Fildişili futbolcu. Çünkü hakem son derece kötü bir final maçı yönetmiş ve sonucu etkilemişti. Velhasıl, Şampiyonlar Ligi kupası bir sezon daha batı Londra’ya uğramayacaktı.
2009-2010 sezonunun sonunda Chelsea bir kez daha şampiyon oluyor; Drogba takımda 3. şampiyonluğunu yaşıyordu. O sezon Chelsea, Federasyon Kupası'nı da kazanırken oynadığı 6 finalde de gol atarak yeni bir rekora imza atmıştı.
Drogba, 2010-2011 sezonunun açılışında Manchester United’a karşı kaybeden Chelsea’nin kadrosunda yer almıyor; ancak Premier Lig’de gollerine geçen sezon bıraktığı yerden devam ediyordu. Chelsea’nin West Brom’u 6 golle devirdiği maçta hat-trick yaparken, bir sonraki Wigan Athletic maçında üç asistle maçın adamı seçiliyordu. Premier Lig'de 100. golünü 2011-2012 sezonunun Mart ayında kaydederken, bu başarıyı elde eden ilk Afrikalı futbolcu unvanını kazandı.
34 yaşına bastığı günlerde, Şampiyonlar Ligi kariyerinin 34. golünü atıp, takımını nicedir beklenen o kupaya taşıyordu. Oynadığı dokuz kupa finalinde de gol atmış olan futbolcuyu Chelsea’nin unutulmaz futbolcusu Gianfranco Zola şöyle anlatıyordu: “Takımının oynadığı bütün büyük maçlarda onun damgası vardı, büyük futbolcular büyük maçları kazanmayı bilenlerdir.”
Takvimler 22 Mayıs 2012’yi gösterirken, Chelsea kulübü Premier Lig tarihinin en önemli futbolcularından biri olan Drogba’nın takımdan ayrılacağını duyuruyordu. Çin kulübü Shanghai Shenhua, Fildişili futbolcuyu 2,5 senelik sözleşmeyle renklerine bağlarken, Drogba bu transferden haftada 200 bin Sterlin kazanacaktı. Real Madrid dâhil Avrupa devlerinin peşinde koştuğu futbolcu kararını vermişti…
***
Ülkesinde öncülük yaptığı yardım faaliyetleri ile tanınan, doğup büyüdüğü şehri Abidjan’da bir hastanenin yapımı için 3 milyon Sterlin bağışta bulunan, “United Nations Development Programme” tarafından “Goodwill Ambassador” (iyi niyet elçisi) görevine layık görülen futbolcu ülkesinde çok seviliyor. Öyle bir sevgi ki, Chelsea’nin maçlarında Abidjan şehrinin sokakları boşalıyor. Şehir onu izlemek için televizyon ekranlarına kilitleniyor. Adına yazılmış şarkıların yanında, "Drogbas” adında, çok bilinen bir bira markası ona duyulan sevgiyi anlatıyor. İç savaş nedeniyle bir zamanlar parçalanma noktasına gelmiş olan ülkede Drogba adı insanları bir araya getirmeye yetiyor…
Batı Londra’da ise ona duyulan sevgiyi, iki genç kadının Kings Road’da Şampiyonlar Ligi kutlamaları esnasında açtığı buram buram aşk kokan o ilginç pankart özetliyor:
“Drogba, marry us, or at least f*** us!” (Drogba bizle evlen ya da en azından bizimle yat!)" (Ziya Adnan/ BirGün)